Esas tehlike, TÜSİAD’ın bu model değişikliğinin yarattığı enflasyonist ortamdan çıkış için yine halkı uzun süreli bir yoksulluğa mahkum etmek istemesidir. Önümüzdeki dönemde TÜSİAD’ın böyle politik ekonomik bir çerçevede millet ittifakıyla yaptığı güç birliğinin farkında olarak siyasi pozisyonları belirlemek gerektiğini düşünüyorum.


MEHMET BAKİ DENİZ

Hükümet 2013-2018 yılları arasında tereddütlü, 2018’den beri belirgin bir şekilde cari açıksız bir büyüme rejimini yürürlüğe koymayı hedefliyor. Hükümet bu büyüme rejimi değişikliğiyle temelde dış ticaret fazlası veren bir sanayi altyapısı kurmayı hedeflemekte. Bu hedefin en önemli ayağı liranın Türkiye’nin ticaret yaptığı ülkelere kıyasla zayıf kalmasını sağlayarak Türk mallarına uluslararası ticarette fiyat avantajı yaratmak. Para politikasıyla fiyat avantajı yaratmayı hedefleyen bu ihracata dayalı rejimin bütünlüklü bir kalkınma politikasıyla desteklenmediği sürece aksadığını gözlemliyoruz. Fakat bu başka bir yazının konusu olsun. Bu yazıda TÜSİAD’ın temsil ettiği sermaye fraksiyonunun krizden çıkış için halkın önüne ‘daha da yoksullaşma’ programı getirdiğini vurgulayacağım.

Gerçekten de Türkiye 2021’de, 2. Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez cari açığı düşerken %11 gibi yüksek bir büyüme kaydetti. Bundan önce cari açık sadece 2001, 2009 gibi büyük ekonomik çöküş yıllarında düşme eğilimi gösteriyordu. Fakat bu olumlu gibi gözüken ayrışmaya karşın, cari açığın düştüğü bu yılın işçi sınıfı için etkisi yine kriz olarak kendini gösterdi. 2021’de hem hükümetin politikaları karşısında liranın %50 oranında değer kaybetmesi hem de küresel emtia fiyatlarındaki büyük artış işçi sınıfının alım gücünü büyük ölçüde kısıtladı.

Geçen ekim ayında Ümit Akçay’la yazdığımız yazıda, büyük oranda maliyet temelli bu enflasyonla baş edebilmek için işçi sınıfı ücretlerinde artışı hedefleyen bir sendikal mücadelenin olması gerektiğinden bahsetmiştik.  Ekim-Şubat döneminde yükselen fiyatlara karşı işçi sınıfının tepkisi sert bir grev dalgası olarak karşımıza çıktı. Fiyatlar artarken, bu artıştan işçi sınıfına koklatmak istemeyen sermaye sınıfının bu süreçte hükümet polislerine sığındığına da tanık olduk. Pek çok direniş zaferle sonuçlansa da ücret artışları TÜİK’in %54 enflasyon oranın çok altında kalmış durumda. Dolayısıyla da birazdan açacağım üzere 2021 yılındaki yüksek büyümeye karşın emekçi sınıfların bu büyümeden pay alamadığını ve işçi sınıfı tüketim gücünün eriyip gittiğini görüyoruz. Fakat öncelikle bu yüksek enflasyon ortamına sebep olan ihracatçı büyüme modeline karşı sermaye içinden çıkan tepkiye ve bunun emekçilere muhtemel etkisine bakmak istiyorum.

TÜSİAD’ın Yeni Ekonomik Modele Muhalefeti

Sermaye içinden en büyük tepki ihracata dayalı büyüme rejimine başından beri karşı çıkan TÜSİAD’dan geliyor. Bir taraftan hükümetin genişleyici para politikası sebebiyle yarattığı enflasyonist ortamdan özellikle TÜSİAD çevresinde bulunan büyük bankalar olumsuz etkileniyor. Diğer taraftan da fiyat artışlarıyla militanlaşan işçi sınıfı hareketi TÜSİAD’ın sürekli vurgu yaptığı ‘işçi barışını’ sekteye uğratıyor ve TÜSİAD’ı haliyle korkutuyor. Bu enflasyonist ortamdan çıkış için TÜSİAD’ın istikrarlı bir şekilde hükümete ‘kemerleri sıkın’ baskısı yapıyor. Bunun en son örneğini TÜSİAD başkanı Simone Kaslowski’nn Dünya gazetesine verdiği röportajda gördük. TÜSİAD’a göre 2022 Mart ayı itibariyle %54’e çıkan enflasyon sadece maliyetlerdeki artışla açıklanamaz, aynı zamanda işçi sınıfının yükselen talebi de bu fiyat artışına sebep olmaktadır. Kaslowski’den aktaralım:

“Zannediyoruz ki tek sebep kur. Bu tam böyle değil. Kur etkili ama Türkiye’de sadece maliyet enflasyonu yok. Aşırı talebin yarattığı bir enflasyon da var. Örneğin aynı hataya Fed de düştü, ‘‘Geçici, arz yanlı” dedi, fakat ardından gördü ki talep yanlı bir enflasyon da mevcut. Sandıkları kadar geçici de değil. Para politikasındaki gidişatı hızla değiştirdi. Biz ise Türkiye’de enflasyonun tek kaynağının maliyet tarafı olduğunu varsayıyoruz. Oysa aşırı talep de çok etkili. Para politikasını da bu kapsamda kullanmadığımız için enflasyon da yıllardır yükseliyor.”

Kısaca TÜSİAD başkanı halk yeterince alım gücüne sahip, alışveriş yaptıkça fiyatları daha da çok artırıyorlar diyor. Dolayısıyla krizden çıkış için; gelin emekçilerin tüketim gücünü iyice kısalım, böylece enflasyon da düşsün diye buyuruyor. Haliyle emekçiler için büyük bir yıkım planı bu. Çünkü Kaslowski’nin söylediğinin aksine işçi sınıfının tüketim talebinin zorunlu bir çöküş içerisinde olduğunu TÜIK verilerinden kolaylıkla takip edebiliyoruz.

İşçi sınıfının tüketim gücünün çöküşü

2021’in son üç ayı son 6 yıldır %10-20 arasında salınan enflasyonun %54’e kadar fırladığı bir dönem oldu.

 

Özellikle 2021’in son üç ayında tüketici talebinin çöktüğünü üç veriyi gözlemleyerek rahatlıkla takip edebiliriz. Birincisi gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) içerisinde hanehalkı tüketiminin yıllar içindeki değişimi. İkincisi de perakende satış hacmi verisi.
Öncelik GSYH içerisindeki hanehalkı tüketimi düşüşüne bakalım.

 


Grafikten de görüldüğü üzere, hanehalkı tüketimin payı 2012’den beri yavaş bir seyirde düşüş göstermekte. 2012 ilk çeyrekte 65 olan oran, 2021 yılı boyunca 54’lerde devam ettikten sonra yılı %56 ile tamamlamıştır. Yani AKP’nin yürürlüğe koyduğu ihracata yönelik büyüme döneminde emekçilerin ekonomiden aldıkları payda ciddi bir düşüş gözlemliyoruz.

İkinci olarak perakende satış hacmi verisine bakalım. Bu veriyle eğer fiyatları sabitleseydik, hanahalkının toplam tükettiği mal miktarı nasıl bir değişim gösterirdi sorusuna cevap alıyoruz.

Genel perakende satış endeksi 2021 yılında, 2020 pandemi yılına göre bir miktar artış gösterse de enflasyonist etkinin artış gösterdiği 2021 3. ve 4. Çeyreklerde önce durağan, sonrasında da düşme eğiliminde olduğunu görebiliriz. Bu düşüş eğilimi emekçi kesimlerin harcamalarında en önemli yere sahip gıda alışverişlerinde daha da belirgin bir şekilde tezahür etmektedir.

 

Gıda, İçecek ve Tütün perakende satış endeksi kurdaki artışla enflasyonun fırladığı 2021 yılının son çeyreğinde sert bir düşüşe geçmiş görünüyor. Enflasyonun 2022’nin ilk ayında da artış eğilimini sürdürdüğü düşünülürse perakende satış hacminin daha da düşeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim, bu hafta içerisinde Bloomberght’ye konuk olan en büyük perakende satış şirketlerinden BİM’in icra kurulu üyesi ve CFO’su Haluk Dortluoğlu da bu görüşü benimsiyor. Dortluoğlu 2022’de enflasyondaki artışın devam etmesi durumunda hanehalkı tüketimin azalmasını ve perakende şirketlerinin cirolarının azalmasının devamını bekliyor. Çünkü TÜSİAD başkanı Kaslowski’nin tersine ama yine kendi şirketinin çıkarları doğrultusunda, enflasyondaki tırmanışın kendi şirketinin ana faaliyet karını düşüreceğini vurgulama ihtiyacı hissediyor.

TÜSİAD’ın pozisyonuna dönelim bitirirken. Hükümetin MÜSİAD ve Türkiye İhracatçılar meclisinin öncülüğünde yürürlüğe soktuğu ihracata yönelik büyüme rejiminin emekçiler için büyük bir yoksulluk getirdiği ortada. Fakat Kaslowski’nin açıklamasından anladığımız üzere; TÜSİAD’ın krizden çıkış için emekçi sınıfları daha da büyük bir yoksulluğa sürüklemek istediği ortada. Burada TÜSİAD’ın TÜİK’ten rahatça ulaşılabilecek verileri yanlış okumakla ilgili bir sorun yaşadığını düşünmüyorum. Maliyet enflasyonunun olduğu bir ortamda bu maliyeti işçi sınıfına yıkmak isteyen bir sermaye fraksiyonuyla karşı karşıyayız sadece. Maliyeti tüketici fiyatlarına rahatça yansıtan sermayedarlar, aynı şekilde işçi sınıfına bu artıştan pay vermek istemiyor. Dolayısıyla da 90’ların ilk yarısındaki enflasyonist dönemden farklı olarak bu yaşadığımız dönemde sermaye sınıfının ekonomiden aldığı pay artarken, işçi sınıfının payı düşüş gösteriyor . Önümüzdeki dönemde TÜSİAD’ın ihracata dönük ekonomi modelinden kurtulmak için ‘enflasyon canavarı’ etrafında halk üzerinde bir etki yaratmak istediği açık. Esas tehlike, TÜSİAD’ın bu model değişikliğinin yarattığı enflasyonist ortamdan çıkış için yine halkı uzun süreli bir yoksulluğa mahkum etmek istemesidir. Önümüzdeki dönemde TÜSİAD’ın böyle politik ekonomik bir çerçevede millet ittifakıyla yaptığı güç birliğinin farkında olarak siyasi pozisyonları belirlemek gerektiğini düşünüyorum.

Sosyolog. SUNY Binghamton Sosyoloji bölümünde doktorasını tamamladı.

Bu içeriği paylaş: