Evren, hukukla sınırlı olmadığını iddia ederken bir kurucu iktidar refleksi gösteriyor ve anlaşılıyor ki kurucu iktidarın anayasal devletler çağında layıkıyla işlemesi, kanunların geriye yürümezlik ilkesi temelinde hukuksal durum kazanmış eylemlere tanınan imtiyazla mümkündür.


AYŞEGÜL K. KAYNAR

 

Darbeci generallerin hâkim karşısına çıkması çok sık rastladığımız bir olay değil. Davaları sıklıkla zaman aşımı ya da sağlık sorunları nedeniyle gerçek bir hesaplaşmaya dönüşemese de cuntacıların kendilerini nasıl savunduklarını görmek birçok yönden öğretici olabiliyor. Dilerseniz Augusto Pinochet ve Kenan Evren’in savunmalarına bakalım. Pinochet ve Evren savunmalarında aynı madalyonun iki farklı yüzünü kendilerine kalkan yaptılar. Pinochet egemenliğe sığındı, Evren ise kurucu iktidara.

Şili’yi 1973’ten 1981’e kadar askeri diktatörlükle, 1981-1990 arasında ise cumhurbaşkanı olarak yöneten ve yönetiminde 3200 cinayet ve 1000’e yakın kaybetme vakası yaşanan General Pinochet’in keyfi, 1998 yılının son baharında sağlık sorunları nedeniyle Londra’dayken bozuldu. Ekim ayında İspanya’dan bir hâkim, yönetiminde işlenen insan hakları suçlarından dolayı eski generalin Şili’ye iadesini talep etti. Pinochet tutuklanıp ev hapsinde tutulurken iadesine yönelik dava da Lordlar Kamarası’nda başladı. Davanın yasal temeli, Birleşik Krallıklar’da bulunan yabancı devlet başkanlarını görev süreleri boyunca tutuklanma ve yargılanmaktan muaf kılan İngiliz Devlet Dokunulmazlık Yasası’ydı. Acaba cinayet, işkence ve kaybetme gibi insan hakları suçları dokunulmazlık kapsamına giriyor muydu?

Pinochet avukatı aracılığıyla savunma yaptı. Kendisi hastaydı, yaşlıydı, mahkemeye gelememişti. Pinochet’nin avukatı Clive Nicholls, hararetli bir şekilde eski bir devlet başkanı olan müvekkilinin kamu görevlisi sıfatıyla hareket ederken işlediği cezai fiillerden dolayı yargılanamayacağını savundu. Lordlar Kamarası’ndan gelen soruları şöyle yanıtladı:

 

Lort Slynn: İşkence de bir kamu görevi midir?

Clive Nicholls: Eğer hükümet adına yapıldıysa, evet.

Lort Slynn: O zaman sizce Holokost, Hitler’in de dokunulmazlık talep edebileceği resmi bir hükümet eylemi miydi?

Clive Nicholls: Evet, İngiliz yasalarının Hitler’i de koruması beklenirdi.

Nicholls’a göre bu durum egemenlik ilkesinin bir gereğidir. Devlet, egemenlik ve devlet başkanı arasında bir ayrım yapılamaz. Eğer devlet başkanları ileride yurtdışına gittiklerinde hesap sorulmasından korkarlarsa, egemenlik otoritelerini tam olarak kullanamazlar. “Eğer dokunulmazlık çiğnenirse” diye tehditkâr yüzünü gösteriyor Nicholls, “bunun herkes için sonuçları olur”. Ronald Reagan’ın Nikaragua’daki kontra-gerillalara verdiği destek nedeniyle ya da Margaret Thatcher’in Falkland Savaşı’ndaki rolü nedeniyle yurtdışında tutuklanması, düşünebiliyor musunuz, çok korkunç olmaz mıydı, diyerek artık mahkemeye değil, doğrudan devlet başkanlarına sesleniyor ve Pinochet’i korumanın dokunulmazlık yasasının değil, asıl onların görevi olduğunu belirtiyor (Bu seslenişe Vatikan’dan Papa cevap verecek ve Pinochet’ye merhamet gösterilmesini talep edecektir).

Pinochet’nin mahkemedeki gölgesi Nicholls aracılığıyla yaptığı savunmanın özü gayet basittir: Egemendim ve egemen egemen olmalıdır. Yine savunmasından anlaşılıyor ki egemenlik haklarının layıkıyla kullanımı, anayasal devletler çağında, hukuki dokunulmazlık imtiyazıyla mümkündür.

Benzer bir general Türkiye’de de vardı. Tarihler 2012’yi gösterdiğinde Türkiye’de bir neslin özlemi gerçek olmak üzereydi. 1980’de askeri darbeyle ele geçirdiği devlet yönetimini önce cunta liderliği ve 1982-1989 yılları arasında da cumhurbaşkanlığı yaparak tamamlamasının ardından kendini Marmaris’te resim sanatına adayan General Evren, nihayet tüm hukuki barikatlar aşılarak hâkim karşısına getirilmişti. Sanal olarak. O da hastaydı, o da yaşlıydı, o da mahkemeye gelememişti. Evren, anayasal düzeni yıkmak ve darbeye teşebbüs suçlarından yargılanıyordu. 21 Kasım 2012 tarihindeki duruşmaya hastanedeki yatağından elektronik olarak katıldı, soruları dinledi, hiç birine cevap vermedi.

Evren savunmasını üç temel ayak üzerine kurmuştu; meşruiyet, zorunluluk, yasallık. Birincisi, 1980 Askeri Darbesi basit bir cezai fiil değildir; o bir kurucu iktidar olma hareketidir. Darbenin kurucu iktidar olduğunu ise, iktidara geldikten sonra anayasa hazırlamasından anlıyoruz. Yani darbe, anayasa hazırlayarak kendini kurucu iktidara çevirmiştir. O halde aslında 1980 Askeri Darbesi meşruiyetini 1982 Anayasası’ndan; 1982 sonrasında yeni bir anayasal düzen oluşturmasından almaktadır. Bu süreç (darbenin kendini kurucu iktidara dönüştürme süreci) 7 Kasım 1982 anayasa referandumu ile sona ermiştir.

İkincisi, içinden geçilen toplumsal koşullar böyle bir askeri müdahaleyi zaruri kılmıştı ve Evren’in de yaptığı tek şey, koşulların dayattığı gibi hareket etmekti. Görülüyor ki 1980 öncesinde yaygınlaşan terör ve şiddet olayları darbenin gerekçesini oluşturuyordu. Bu gerekçe aynı zamanda darbenin demokrasi ile ilişkisini de aydınlatıyordu. Evren’e göre askeri darbenin demokrasiyi ortadan kaldırdığı söylenemez. Demokrasi “beceriksiz siyasetçiler” nedeniyle hali hazırda bozulmuş durumdaydı; zaten demokrasinin işlediği yerde ihtilal olmazdı. Üçüncü olarak Evren’e göre 1982 Anayasası’na dayanarak 12 Eylül 1980 tarihinde ve sonrasındaki fiillere suç isnat edilemez. Benzer şekilde Evren mahkemenin de yasal dayanağını sorgular; zira mahkeme yetkisini 1982 Anayasası’ndan almaktadır. Bu mantık yürütmeye göre 7 Kasım 1982 sonrasında kurulan hiç bir kurum, ortaya çıkan hiç bir norm ve belki de o tarihten sonra doğan hiç bir insan evladı Evren’i yargılayamaz. Dahası, darbe tarihinde geçerli olan yasalara göre dahi Evren yargılanamaz; çünkü ihtilal yapmak değil, ihtilale teşebbüs etmek suçtur. Bu durumda Evren’e işleyecek bir yasa yoktur. Evren’in “beni sadece tarih yargılayabilir” ve “ben sanık değilim” sözleri de buna işaret ediyor.

Evren hukukla sınırlı olmadığını iddia ederken tipik bir kurucu iktidar refleksi gösteriyor ve savunmasından anlaşılıyor ki kurucu iktidarın anayasal devletler çağında layıkıyla işlemesi, kanunların geriye yürümezlik ilkesi temelinde hukuksal durum kazanmış eylemlere tanınan imtiyazla mümkün oluyor.

Evren ve Pinochet’nin kendilerine kalkan yaptıkları egemenlik ve kurucu iktidar kavramları tek bir şeye, devlete, dayanır ve ilkindeki devlet ve egemenlik, ikincisindeki devlet ve kurucu iktidar ilişkisinin vakti çoktan geçmiştir; bu ilişki arkaiktir, son iki buçuk yüzyıldır aşılmıştır. Müsaadeniz olursa bu generallerin yaptıkları savunmalar için gerici diyeceğim.

Kısaca bahsedelim. Klasik egemenlik anlayışı, devlet egemenliğidir. Bu anlayışta egemen, başkasının emrine tabi olmaksızın emir verendir. Egemenlik mutlaktır, devredilemez, paylaşılamaz. Daha çok devletlerarası ilişkileri düzenlemek için kullanılan bu anlayış, 18.yy’da kendini baştan yarattı. Egemenliğin monarktan halka devredilmesiyle devlet egemenliği anlayışı yerini halk egemenliğine bıraktı. Egemenliğin devri demek, mutlak egemenlik söyleminin aynı kaldığı ve sadece buyurma hakkının el değiştirdiği bir durum değildir. Egemenlik monarktan halka, tek kişiden çokluğa, devletten sivil topluma, kişisel idareden kolektif idareye geçer ve kendini halk egemenliğine dönüştürürken yeni sahibinin özellikleriyle harmanlanarak devlet egemenliğine neredeyse zıt bir anlam kazandı. Pinochet, dünya tarihinde son iki buçuk yüzyıl hiç yaşanmamış gibi insan hakları suçları karşısında kendini devlet egemenliğiyle savunur ve devlet egemenliğine yeniden güç atfederken, böylesi bir gericilik yapıyor.

Öte yandan kurucu iktidar olgusu sadece halk egemenliğine aittir. Kalyvas’ın (2018) belirttiği üzere kurucu iktidar ve halk egemenliği aynı kökten türemişlerdir ve çağdaştırlar. Çokluğun monark üzerindeki siyasi üstünlüğü, ilk önceleri bir topluluğun kendi kolektif varlığına siyasi bir biçim verme iktidarı olarak ifade edilmiş; daha sonra çokluk, egemen özne olarak tanımlanmıştır. Her ikisi de kolektif yasama faaliyeti ve kolektif yasa değiştirme eylemini anlatırlar. Öyle ki yasanın muhatabı ve yazarı aynı özne olacaktır. Kolektivitenin birbirini takip eden eylemleri olarak kurucu iktidar, halk egemenliğine (devlet egemenliğinin mutlaklığı ve buyurmanın alternatifi olarak) kurmak, birliktelik ve ortaklık anlamlarını verir. Bu durumda, keşke Evren’e kötü haberi verebilseydik: Sen kurucu iktidar değilsin. Askeri darbe bir kurucu iktidar değil, olsa olsa bir darbe çeşididir.

Kaynaklar

Andreas Kalyvas (2018) “Constituent Power” içinde J. M. Bernstein, Adi Ophir ve Ann Laura Stoler (edt.) Political Concepts: A Critical Lexicon. Fordham University Press, s. 87-118.

https://www.wsws.org/en/articles/1998/11/pin-n13.html

12 Eylül Davası


Fotoğraf: Augusto Pinochet ve Lucía Hiriart, Biblioteca del Congreso Nacional,  CC BY 3.0


 

Ayşegül K. Kaynar

Siyaset bilimi doktorudur. Çağdaş Türkiye siyaseti, hukuk devleti ve asker-sivil ilişkileri üzerine yayınları bulunmaktadır. Çalışmalarına Humboldt Universität zu Berlin’de devam etmektedir.

Bu içeriği paylaş: