Canan Kaftancıoğlu’na 2014’te attığı tweet yüzünden verilen cezanın hukuki bir sürecin sonucu olmadığını, doğrudan merkezden alınan bir karar olduğunu, zaten artık tüm siyasi davaların kararlarının merkez hükümet tarafından alındığını hepimiz biliyoruz.


SERHAT TUTKAL

HDP belediyelerine atanan kayyumlara dair yaptığım bir çalışma 31 Ağustos 2021 tarihinde Nationalities Papers isimli dergide yayınlanmıştı.[1] Beni bu araştırmaya teşvik eden olgu kayyum atamaları pratiğinin özgünlüğüydü. HADEP’in katıldığı 1999 yerel seçimlerinden bu yana Kürt siyasal hareketinin kazandığı belediyelere yönelik baskı politikalarını incelediğimde 2016 öncesi politikalarla kayyum uygulaması arasında ciddi farklar olduğunu tespit etmiştim. İl (büyükşehirler de dahil olmak üzere) belediye başkanlarını baktığımda Kürt şehirlerinde daha önce de belediye başkanlarının görevden alındığını ve tutuklandığını ama yerlerine gelen başkanın yasada düzenlenen biçimde seçildiğini ve istisnai bir örnek dışında (2000 yılında Ağrı belediye başkanı Hüseyin Yılmaz’ın görevden alınmasının ardından vekaleten göreve gelen HADEP’li Osman Karaca’nın partisinden istifa ederek belediye meclisi seçimini HADEP’in adayı Mehmet Sıddık karşısında kazanması) her seferinde yine Kürt siyasal hareketine mensup olduğunu gördüm. Bu durum AKP döneminde de geçerliydi. 2009’da tutuklanan Batman belediye başkanı Nejdet Atalay’ın yerine BDP’den Serhat Temel, 2010’da tutuklanan Iğdır belediye başkanı Mehmet Nuri Güneş’in yerine BDP’den Hüseyin Malk, 2011’de tutuklanan Şırnak belediye başkanı Ramazan Uysal’ın yerine BDP’den Faik Saltan göreve gelmişti. 2015’te görevden alınan Batman belediye başkanı Sabri Özdemir ve Hakkari belediye başkanı Dilek Hatipoğlu yerine de yine kendi partilerinden Hürriyet Kaytar ve Fatma Yıldız seçilmişti (11 Eylül 2016’da ikisinin yerine de kayyum atandı). Kayyum uygulamasının kendinden önceki uygulamalarla farkı ortada. Ben de bu farkın neden kaynaklanabileceğini merak ettiğim için ufak bir araştırmaya girişmiştim. Araştırmam sırasında makaleye yön verecek bir kaynak buldum, artık faal olmayan oluyor.net isimli bir internet sayfası.

Kayyumların meşrulaştırılması

Oluyor.net isimli site kayyum propagandası yapmak için oluşturulmuştu, siteye yalnızca Kürt siyasal hareketinin kazandığı belediyeler dahil edilmişti. Kapanan sitenin Twitter hesabı hala aktifti[2] ve bu hesaptan atılan 262 orijinal tweet vardı. 4 Aralık 2017-11 Kasım 2018 tarihleri arasında faaliyet gösteren bu hesabın 5 tweet’i İçişleri Bakanlığı’nın resmi Twitter hesabı tarafından retweet edilmişti. Hesabı takip edenler arasında AKP milletvekilleri ve belediye başkanları vardı. Kayyum uygulamasının meşrulaştırılması meselesinde incelenecek güzel bir kaynak bulduğum düşüncesiyle oluyor.net’e dair bilgi toplamaya başladım ve bir de YouTube kanalları olduğunu fark ettim. Kanalın sayfasına[3] girdiğimde sayfada bizzat kayyumlar tarafından hazırlanmış 89 video olduğunu gördüm. Yani, Kürt siyasal hareketine mensup belediye başkanları yerine kayyum atanan 89 belediyenin kayyumlarına tek tek propaganda videosu çektirip yayınlatabilmiş bir oluşumdu bu oluyor.net sitesi. Videoların hepsini tek tek izleyip deşifre ettim, sonra da kayyumların kayyum uygulamasını meşrulaştıran söylemini analiz ettim. Bildiğim kadarıyla bu videolara dair yapılmış başka bir akademik çalışma yok. Ben doktora tezimde üniversite aktörlerine yönelik saldırılar üzerinden Kolombiya’da devlet şiddetinin meşrulaştırılması/gayrimeşrulaştırılması konusunu çalıştığım için tez konumla doğrudan ilişkili olmayan böyle bir yan projeye ancak bir makale yazacak kadar vakit ayırabildim. Kayyumların konuşmaları, jest ve mimikleri, videolara eklenen görüntüler, kayyumların verdiği kültürel ve siyasal referanslar bir doktora tezine dahi konu olabilecek zenginlikte materyal oluşturuyor. Kayyumların biyografileri incelenerek kimlerin kayyum olarak seçildikleri, çoğunun hangi okullardan mezun oldukları ve nerede doğdukları gibi bilgiler dahi çok ilginç bir makale yazmak için yeterli olurdu. Umarım birileri bu videoları konu eden çok daha detaylı akademik çalışmalar yapma fırsatı bulur. İlginç bir başka bilgi olarak 89 videodaki kayyumların tamamının erkek olduğunu da belirteyim.

Gerek Twitter hesabının paylaşımlarını gerekse kayyum videolarını izlediğimde terör vb. suçlamaların çok istisnai olduğunu gördüm. Belediye başkanlarının terörle ilişki iddiasıyla görevden alındıkları düşünüldüğünde bu çok ilginç bir durum. 89 kayyum videosunun yalnızca üçünde terör bahsi geçiyordu. Haliyle kayyum uygulamasının yasal temeli olan terör suçlaması belli ki kayyumların meşrulaştırılmasında kullanılan bir argüman değildi. Makalenin tamamını burada özetlemem imkansız olduğu için detay veremeyeceğim fakat çalışma sırasında kayyumların bahsettikleri meseleleri konularına göre grupladım. En sık bahsedilen grup (89 videonun 85’i) “yol yapımı, bakımı ve onarımı” grubuydu. Videolarda da görebileceğiniz gibi kayyumlar kaç kilometre sıcak asfalt döküldüğüne (veya dökülmesi planlandığına), kilitli parke taşlarına, bordüre büyük önem veriyorlar. Videolarda genellikle kayyumların döneminde yapılan (veya yapılması planlanan) mesire alanlarından, taziye evlerinden, kanalizasyon şebekelerinden, içme suyu hatlarından bahsediliyor. Yalnızca Kuran kursları değil, futbol kursları, gitar kursları, çini kursları da anlatılıyor. Okulların boyanmasından cami tadilatlarına videolarda kayyumlar döneminde yapılan faaliyetlerin nasıl önceki belediyelerden daha iyi olduğu anlatılıyor. Belediyeye alınan çöp konteynerleri ve itfaiye araçları üzerinden hava atılıyor. Eski belediyelere yöneltilen eleştiriler de genellikle terörle ilişkili suçlamalar değil, onların döneminde çöplerin iyi toplanmadığı, belediyenin borçlandığı, eski personelin verimsiz çalıştığı yönünde suçlamalardan oluşuyor. Videoları izleyen HDP belediyelerinin performansı beğenilmediği için kayyum atandığını zanneder.

Otoriter neoliberalizm

Ben kayyumların videodaki söylemlerini otoriter neoliberalizm kavramıyla ilişkilendirerek inceledim. Yani Kürt siyasal hareketi mensubu siyasetçilere eskiden beri baskı uygulandığını, bu siyasetçilerin uzun zamandır görevden alındıklarını, tutuklandıklarını, saldırıya uğradıklarını; fakat kayyum atanması gibi bir uygulamayı mümkün kılanın otoriter neoliberalizm olduğunu öne sürdüm. Otoriter neoliberalizm kavramına Türkiye’de çeşitli eleştiriler getiriliyor, Türkiye’nin neoliberal olmadığı yönündeki eleştirilerden doğru bazı akademisyenler bu kavramın Türkiye’yle ilişkili olarak kullanılmaması gerektiğini savunuyor. Bu eleştirilerin haklı olduğu yerler var fakat eleştirinin temelinde otoriter neoliberalizm kavramının sınırlı bir okumasının yattığını düşünüyorum. Neoliberalizm çeşitli ülkelerde özelleştirme ve devletin küçültülmesi politikalarını beraberinde getirdiği için “devletin güçlenmesi neoliberalizm olamaz, neoliberalizm illa devletin küçültülmesini beraberinde getirir” gibi bir anlayış hakim. Halbuki bu tespit her zaman doğru olmayabiliyor. Yazıyı uzatmamak adına burada detayına giremeyeceğim (zaten makalede daha detaylı biçimde anlattığım) bu meseleye kısaca değineceğim, ardından konunun Kaftancıoğlu kararıyla ilişkisine geçerek yazıyı sonlandıracağım.

Neoliberalizmin kuramsal temellerinin üç akımda bulunabileceğini düşünüyorum. Friedrich Hayek ekolü, Milton Friedman ekolü ve Alman ordoliberalizmi. Ordoliberallerin kuramında devletin rolünün önemli olduğunu biliyoruz ama Friedman ve Hayek de yer yer siyasal otoritarizmi savunmuşlardır. Özellikle Hayek’in Özgürlüğün Anayasası kitabında demokrasilerin totaliter olabileceği, otoriter hükümetlerin de liberal tutum alabileceği iddiası bununla ilişkili biçimde okunmalıdır. Hayek’in Şili diktatörü Pinochet ile olan yakın ilişkisini, Şili ve Uruguay gibi dönemin askeri diktatörlüklerinin neoliberalizmin laboratuvarı olarak kullanıldıklarını biliyoruz. Haliyle neoliberalizm illa küçük ve zayıf devlet gerektiren bir ideoloji değil. Tüm toplumsal alanlarda piyasa ekonomisinin değerlerini hakim kılmayı, her türlü kurumun şirket gibi yönetilmesini amaçlayan bir ideoloji. Foucault’nun yıllar önce belirttiği gibi bir laissez-faire (bırakınız yapsınlar) ideolojisi değil, aksine sürekli olarak gözetimi ve müdahaleyi getiren bir siyaset. Piyasa değerlerini tüm kurumlara yaymak için kurumların çoğunu özelleştirmek hiç kuşkusuz mümkün bir strateji fakat uygulanabilecek tek strateji değil. Özellikle 2007-2008 krizinden sonrası neoliberal politikaların halklar nezdinde meşruiyetini yitirmeye başladığı ve git gide daha sık baskıcı yöntemlere başvurmak zorunda kaldığı, bunun için de otoriter bir devlet mekanizmasına ihtiyaç duyduğu başta Ian Bruff olmak üzere çeşitli düşünürler tarafından dile getirildi. Yani, piyasa değerlerini toplumda hakim kılabilmek için güçlü bir devlet ve hızlı karar alabilen otoriter bir hükümet (sıklıkla tek adam yönetimi) neoliberaller tarafından tercih edilen yönetim biçimlerinden biri oldu.

Otoriter neoliberalizmin merkezi olabildiğince güçlendirme politikası yerel yönetimlere adeta savaş açılmasını beraberinde getirdi. Güçlü yerel yönetimlerin merkez desteğiyle uygulamaya konan neoliberal politikalara direnç gösterebildiği, yerel demokratik mekanizmaların neoliberal politikaların uygulanmasını en azından yavaşlattığı, yerel mekanizmaların önemli olduğu yerlerde ülkeyi şirket gibi yönetmenin mümkün olmadığı görüldüğünde yerel yönetimleri zayıflatıp merkezi güçlendirme eğilimi ön plana çıktı. Hiç kuşkusuz mesele yalnızca yerel yönetimlere dair değildi. Neoliberal politikaların uygulanmasını yavaşlatacak, hızlı karar alınmasının önüne geçecek toplumsal muhalefet mekanizmalarına savaş açıldı. Örneğin, Gezi Parkı’nın yıkılması kararı alındıysa park yıkılmalıydı, süreci uzatacak eylemler, meslek odası girişimleri, baroların hukuk mücadelesi ülkeyi piyasa değerlerine uygun biçimde yönetmeye izin vermiyordu. Bu yüzden barolar, sendikalar, meslek odaları vb. kuruluşların olabildiğince zayıflamaları neoliberal politikaların uygulanmasını kolaylaştırıyordu. Bu kurumların zaten çok güçlü olmadıkları ülkelerde otoriter hükümetler baskı politikaları yoluyla bu türden kurumları kolayca etkisiz hale getirebiliyordu.

Yeni düzende verimlilik ve performans gibi kavramlar her türden siyasal eylemi meşrulaştırabiliyor. “Madem hükümetin atadığı belediye başkanı seçilmiş belediye başkanından daha verimli çalışıyor, merkezle daha uyumlu olduğu için hızlı hareket edebiliyor, bütçesi artıyor, performansı yükseliyor, o zaman neden belediye başkanı seçelim ki” şeklinde bir anlayış yavaş yavaş benimsetiliyor. Kâr, fayda, verimlilik, performans kavramlarının hakimiyeti altında artık hukuk, demokrasi, insan hakları kavramları önemini yitiriyor. Hukuk ve demokrasi ancak ekonomik gelişmeye katkı sundukları takdirde değerli oluyor. Bu araçsallaştırmanın doğal sonucu olarak eğer hukuk ve demokrasi ekonomik kalkınmaya engel oluyorsa o zaman terk edilmeleri gerektiği düşünülüyor. Koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığı iddiasıyla getirilen tek adam rejimi bunun en açık örneklerinden biri. Eğer “istikrarsızlık” yaratıyorsa hukuk, demokrasi, bağımsız kurumlar tek hamlede silinebiliyor çünkü ekonomik büyüme istikrar gerektiriyor.

Makalemin sonunda kayyum atamaları meselesinin tek boyutunun terörizm suçlamaları olmadığını, Kürt siyasal hareketinin zaten onyıllardır kriminalize edildiğini ama kayyum gibi bir uygulamanın mümkün hale gelmesinin ulusal ve küresel çapta ciddi bir siyasal gelişmeye işaret ettiğini savundum. Makaleyi Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul belediye seçimlerinin tekrarlanmasına değindiğim bir paragrafla bitirdim. Büyük belediyelerin muhalif adayların kontrolüne geçmesini engellemek için büyük bir hukuksuzluğa pervasızca imza atan hükümetin bu politika değişikliğinin yalnızca Kürt siyasetini değil bütün ülkeyi etkileyeceğini gösterdiğini belirttim. Demokrasinin ve hukukun ekonomik büyümeye tabi kılındığı koşullarda hükümetin muhalif aktörleri bastırıp her türlü direniş olasılığını henüz başlamadan bitirmeyi hedefleyeceğini öngörmek mümkündü. Ne yazık ki bu süreçte anayasaya aykırı olduğunu kabul ettiği tekliflere “evet” diyen ana muhalefet partisi de iktidarın tek elde toplanmasına katkı sundu, bugün de bazı politikalarıyla bu durumun devamlılığına katkı sunmaya devam etmekte. İçinde bulunduğumuz koşullarda yalnızca iktidar partilerinden ibaret olmayan büyük bir iktidar bloğu, iktidardan pay alan elitlerin çıkarlarıyla doğrudan çelişmediği takdirde hükümetin her türlü politikasına açık çek vermiş durumda. Bu koşullar altında önümüzdeki seçimi kaybetmemek için hükümetin her şeyi yapabileceği, gerçekten her şeyi yapabileceği çünkü kendisini frenleyecek hiçbir kurumsal mekanizmanın varolmadığı kabul edilmeli ve kendini muhalif olarak sınıflandıran aktörler Türkiye’nin geleceğine dair stratejilerini bu durumu göz önüne alarak yeniden değerlendirmeli.

Kaftancıoğlu davası ve sonuç

Canan Kaftancıoğlu’na 2014’te attığı tweet yüzünden verilen cezanın hukuki bir sürecin sonucu olmadığını, doğrudan merkezden alınan bir karar olduğunu, zaten artık tüm siyasi davaların kararlarının merkez hükümet tarafından alındığını hepimiz biliyoruz. Cumhurbaşkanına hakaret ve Türkiye Cumhuriyeti’ni aşağılama iddialarıyla siyaset yasağı verilen ve hapse atılmakla tehdit edilen Kaftancıoğlu vakası merkez hükümetin kendi çizdiği sınırlar dışında hareket eden muhalif aktörler karşısında alacağı tutumu ortaya koydu. Bu yanıyla Kaftancıoğlu kararı HDP’nin ve sol aktörlerin gördüğü baskıya maruz kalmayacağını düşünen muhalif aktörlere bir mesajdır. Artık Türkiye’de hukukun, demokratik mekanizmaların, siyasal katılımın ülkenin hiçbir kesimi için görünürde dahi bir önemi olmadığı Millet İttifakı mensubu siyasetçilere hatırlatılmıştır. Bu kararla Kadir Topbaş ve Melih Gökçek gibi parti içinde ağırlığı olan AKPli siyasetçilerin bir gecede makamlarından kovulmalarının AKP içinde yarattığı etkiye benzer bir etkinin CHP içerisinde yaratılması hedeflenmektedir. Hükümetin doğrudan kontrolünde olmayan bir yargı organından, herhangi bir denetim mekanizmasından söz etmek mümkün değil. Sivil toplum kuruluşlarının, akademinin ve medyanın büyük ölçüde bitirildiği, kalan sığınakların da yıllardır kuşatma altında olduğu ortada. Bu koşullar altında hükümete herhangi bir kararı geri çektirebilme ihtimali olan tek eylem vatandaşların kitlesel tepki göstermesidir. Örgütlü siyasal hareketlerin büyük zarar gördüğü şu koşullarda böylesi bir tepkiyi örgütlemek hiç kolay olmayacaktır, özellikle polisin ne kadar pervasızlaşabildiği göz önüne alındığında. Ama eğer Türkiye’de hükümetin canını sıkan her siyasetçinin siyaset yasağı almasının, saldırıya uğramasının, tutuklanmasının önüne geçilmek isteniyorsa ben “ilk seçimde gidiyorlar” politikasının terk edilmesi ve muhalefetin meclis gibi geleneksel kurumlardan ziyade iş yerlerine, üniversitelere, sokaklara öncelik vermesi dışında bir yol göremiyorum.

[1] https://www.cambridge.org/core/journals/nationalities-papers/article/abs/trustees-instead-of-elected-mayors-authoritarian-neoliberalism-and-the-removal-of-kurdish-mayors-in-turkey/45A63BEB6AAFD7F9326DB2CA586BFCDF

[2] https://mobile.twitter.com/oluyornett

[3] https://www.youtube.com/c/Oluyornet/videos

Kolombiya Ulusal Üniversitesi’nde doktora adayı. Kolombiya merkezli Hafıza Süreçleri Ulusal Gözlemevi (Onalme) üyesi. Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi yüksek lisans programı mezunu. Siyasal şiddetin meşrulaştırılması ve gayrimeşrulaştırılması üzerine çalışmalar yürütüyor.

Bu içeriği paylaş: