Aslına bakılırsa büyük çoğunluğun kimin neyi savunduğunu, kimin ne kadar demokrat olduğunu çok da problem etmediği gerçeğini kabul etmek durumundayız. Seçimin üst-belirleyeni malum: Erdoğan’ı yenmek.

Bir ay sonra Kılıçdaroğlu hakkındaki fezlekenin hızla TBMM’den çıkıp yargı bürosuna havale edilmeyeceğinin garantisi var mı? Belli bir sınırdan sonra artık “tamam, yapacağını yaptı, bundan sonrası artık olağan seçim süreci” diye düşünme lüksümüz olacak mı?


AHMET BEKMEN

Öyle görünüyor ki -Kürt Hareketi bir hamle yapmazsa- Saray Rejimi karşısında konumlanan büyük çoğunluk seçimlerde Altılı Masa’nın göstereceği adaya tamah etmek durumunda kalacak. Tüm toplumsal ve politik aktörler “gelecek yatırımlarını” bu adaya yaptıkları için bu konuda kıyametin kopmasına çok şaşmamak gerekir. Kıyamet kopuyor çünkü kim aday gösterilirse gösterilsin kazanma şansı var ve tüm aktörler kartlarını şimdiden oynama peşindeler.

Öne çıkan iki isim -Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu- hakkında pek çok şey söylendi, yazıldı. Tahminlerden değil de bildiklerimizden yola çıkarak tanımlayacak olursak, Kılıçdaroğlu TÜSİAD programını hayata geçirmeyi düşünüyor. “5li çete” hakkında söyledikleri buna engel değil, aksine bu sermaye gruplarına atılacak usturuplu tokatlar TÜSİAD genelini üzmez, sevindirir. İmamoğlu’nun ise ne dediğini bilmiyoruz. “Bir şey demek” gibi bir derdi olduğunu düşünmek için de elimizde veri yok.

Biri diğerinden daha demokratik bir siyaseti mi temsil ediyor? Pek öyle değil. Kılıçdaroğlu’nun CHP parti yönetiminde ve bu yönetimin kontrol ettiği ağlarda karşılığı var. Bu Kılıçdaroğlu’nun adaylığını kendi başına “örgütün iradesi” haline getirmiyor, zira biliyoruz ki CHP’de bu iradeyi ortaya çıkaran parti içi demokrasi mekanizmaları işlemiyor. Bunun yerine çoğu zaman kakafoni ile son bulan tartışmaların yaşandığı CHP’de yönetim çoğu zaman bu kakafonileri “biz sağ partiler gibi değiliz, bizde iç tartışma ve demokrasi var” diye satıyor. Alıcısı da oluyor.

Parti bürokrasisinin karşısında “seçmenin tercihine mazhar olmuş” aday olarak İmamoğlu’nu öne çıkaranlar ve buradan “taban demokrasisi” çağrısı yapanlar ise, bilinçli veya bilinçsiz, daha büyük ve güncel bir tehlikeye oynuyorlar. Siyasal örgütü kısa devreye uğratarak seçmen-lider arasındaki doğrudan hattı işaret ederek CHP bürokrasisine saldıranlar güncel popülist siyasetin hattını önermiş oluyorlar. Örgütsel yapıları akamete uğratan ve siyasetin merkezine lideri/şahsı koyan güncel popülist anlayışın bir versiyonu bu ve demokrasiyle ilgisi yok.

Ana akım siyasetin merkez partileriyle ilgili olarak tartışmaya açacak değilim elbette ama insan böyle zamanlarda, yıllarca hunhar saldırı ve eleştirilere uğrayan Leninist parti modelini yad etmeden edemiyor. Parti içi demokratik tartışma ve karar mekanizmalarının en alt düzeyi de kapsayacak şekilde çalıştırılması ve karar alındıktan sonra parti disiplininin işletilmesi. Yukarıdaki iki yönelime de panzehir: Disiplin bürokrasiden değil demokrasiden, siyasi irade liderden/şahıstan değil örgütten türüyor.

Aslına bakılırsa büyük çoğunluğun kimin neyi savunduğunu, kimin ne kadar demokrat olduğunu çok da problem etmediği gerçeğini kabul etmek durumundayız. Seçimin üst-belirleyeni malum: Erdoğan’ı yenmek.

Bu yönde Kılıçdaroğlu’nun kurucusu olduğu ve Altılı Masa’da ifadesini bulan strateji siyasetin “olağan mecrasında” işletilmesi ön varsayımına dayanıyor. Sokak siyasetini, kitle mobilizasyonunu mümkünse sıfırlayan, rejimin giderek daralttığı yasal-siyasal zeminde işlemeye çalışan bir hat bu. Saray rejimi ise yargı bürosuna aldırdığı “İmamoğlu kararı” ile aslında uzun zamandır siyasete hükmeden “olağandışı siyaset aklını” el yükselterek sahaya sürüyor. Bu türden el yükseltmeleri sahneye koyabileceği başka olanaklar da var elinde üstelik: Bir ay sonra Kılıçdaroğlu hakkındaki fezlekenin hızla TBMM’den çıkıp yargı bürosuna havale edilmeyeceğinin garantisi var mı? Belli bir sınırdan sonra artık “tamam, yapacağını yaptı, bundan sonrası artık olağan seçim süreci” diye düşünme lüksümüz olacak mı?

Böyle bir durumda kimin aday gösterileceğinden daha önemli sorular kendilerni dayatıyor: Muhalefet “o karar anını” ötelemeye devam edebilecek mi? Olağan siyasetin önüne yeniden gelme ihtimali az olmayan başka bir “olağandışı karar” karşısında ne yapılacak? Böyle bir durum başka bir şekilde yeniden ortaya çıkarsa çekilebilecek “olağan alan” kalacak mı geride? Bir taraf manevra stratejisi izlerken, diğer taraf nereye kadar “eldeki mevzilerle” idare edebilecek?

Altılı Masa bu “olağandışı siyaseti” ya hala içinde olduğumuz olağandışı momentte “görüyorum ve artırıyorum” mantığı ile karşılayacak ya da bir sonraki başka bir olağandışı karar momentinde. Bu onların bileceği iş. “Dışardan akıl taşımak” komik ve manasız, zira Altılı Masa’daki partilerin yönetimlerinin “içeriden akıl sordukları” bile şüpheli.

Fakat öyle görünüyor ki siyaseti devamlı “olağan mecrasına” çekmeye çalışan aklın bir sınırı var. Ve bu sınıra gelindiğinde ne yapılacağı –veya ne yapılmayacağı- hepimizi, Altılı Masa’nın dışında kalan kesimleri de ilgilendiriyor.


Görsel: https://www.korkusuz.com.tr/kilicdaroglu-imamoglu-chpnin-oldugu-kadar-benim-de-evladimdir.html


 

1974 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yerde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

Bu içeriği paylaş: