AKP iktidarının dokuz yıldır süren ve son günlerde artan Gezi nefretini tarihselliği içinde anlayabilmek ve birikimini geleceğe aktarabilmek için hatırlamaya ihtiyacımız var. Neydi Gezi direnişi ve biz ne yapmıştık Gezi’de?


GÖKHAN BULUT

Uzun ve ince analizlerin yeri ayrı fakat önce hatırlamalı. Bugüne çağırmak için de hatırlamak gerek.

Gezi direnişi, topyekûn ve örgütlü gerici yıkıma karşı çok yönlü, örgütsüz olsa da eşgüdümlü ilerici bir kuruluş dönemi özelliği gösteriyordu. AKP iktidarının dokuz yıldır süren ve son günlerde artan Gezi nefretini tarihselliği içinde anlayabilmek ve birikimini geleceğe aktarabilmek için hatırlamaya ihtiyacımız var.

Neydi Gezi direnişi ve biz ne yapmıştık Gezi’de?

Hemen öncesinde sorulduğunda çok az kimsenin ihtimal vereceği “birdenbire ve kendiliğinden” bir isyan dalgası yaşandı. Lakin bugünden bakıldığında arkasında muazzam bir birikimin olduğu açıkça söylenebilir ve söylenmeli.

AKP iktidarının ilk gününden itibaren sınıfların iç komp

ozisyonundan uluslararası ilişkilere, laiklik karşıtı düzenlemelerden güvencesizleştirmeye, kamunun dönüşümünden Kürt sorununa, mezhepsel baskı ve asimilasyon politikalarından tarımın tasfiyesine kadar pek çok dönüşüm yaşandı. Geleneksel kurum ve kavramların konumu yok edildi; yerlerine yenileri tesis edildi. Toplumsal ilişkilerin sosyolojik yapısı kökten sarsıldı ve gericileştirildi.

Halkta tüm bunların öfkesi birikmişti. Deniz Feneri davasından Tekel direnişine, Cumhuriyet mitingleriyle başlayan ve neredeyse çatışmalara dönüşen milli bayram kutlamalarından sanatın aşağılanmasına, Roboski katliamından şike kumpas davasına, Hrant Dink suikastından HES karşıtı mücadelelere, ataması yapılmayan öğretmenlerden KCK operasyonlarına, Metin Lokumcu’nun öldürülmesinden Ergenekon ve türevi davalara, alkol yasağından kadın cinayetlerine, “cemaatin” etkisinden gazetecilerin tutuklanmasına, kürtaj yasasından çocuk sayısı tartışmalarına, emperyalist savaş planlarından Reyhanlı katliamına, yolsuzluklardan Erdoğan’ın karakterine, 4+4+4’ten belediyecilik uygulamalarına vb. pek çok konu vardı ve halen var. Tüm bunlar, geniş halk kesimlerinin akıllarında ve vicdanlarında yer etmişti. Özgül koşulları ve kendine özgü muhatapları var fakat hepsinin ortak paydası, sorumlunun AKP iktidarı olması. Neoliberal gerici AKP iktidarının inşa etmeye çalıştığı yeni yaşam, var olanı radikal biçimde dönüştürürken yaşadığı seçim zaferleri yükselebilecek tepkinin AKP tarafından görünmemesine/görünmek istenmemesine de neden olmuş ve sonuçta direniş dalgası ortaya çıkmıştı.

Direnişin karakterini gösteren bazı noktaları tanımlamaya çalışalım. Bunlar hem yıkıcı hem kurucu özellikler gösteriyordu. Hepsi ayrı inceleme konuları olmakla birlikte bu noktalara ilişkin kısaca şunları söyleyebiliriz:

Direnişte öne çıkanlar

–   Mizah:

Mizah, başta Erdoğan olmak üzere siyasi karakterlerin dengesini bozan, polisle çatışma anında bile elden bırakılmayan bir silah oldu. Erdoğan “miti”ni yıkan da en çok isyanın mizahi karakteri oldu. Bu karakterin öne çıkması, zaman zaman “direnişin içi boşaltılıyor” eleştirilerine maruz kalsa da halkın kendi yaşam deneyimlerine ilişkin “suskunluğunun” altında böylesine bir “baş etme” yönteminin olduğunu da gösterdi. Kimi zaman politikacılar kimi zaman polis kimi zaman direnişçilerin kendisi mizahın konusu oldu. Direnişçilerin sahip olduğu çok farklı nitelik ve özelliklerin de mizahi biçim ve ifadelere yansımış olması, bütünleştirici ve ilerletici bir rol oynadı. Egemenin “ciddiye alınmadığını” en etkili biçimlerde ortaya koyan mizah, onun yıkılabileceğine olan inancı da beraberinde taşıdı ve basit “komiklikten” öte devrimci bir eleştiri olarak ortaya çıktı.

–    Kamusal alan savunusu:

Gezi Parkı’yla simgeleşse de asıl olarak halka açık kamusal alanların ranta dönüştürülmesine verilen tepki isyanın temel özelliklerinden biri oldu. Üçüncü köprünün iptali, AOÇ gibi alanların talanının durdurulması gibi talepler de zaman zaman buna eklemlendi. AVM’lere karşı yükseltilen “yıkıcı” ses aslında bir kamusal alan savunusuydu. Bu ses daha sonra park ve meydanlar gibi kamusal alanlarda yapılan forumlarla “kurucu” bir özellik kazandı. Polis tarafından öldürülen Ethem Sarısülük’ün adının direnişçiler tarafından parklara verilmesi, kamusal alan savunusunun en önemli göstergelerinden biriydi. Egemenlerin meydandan koparma isteğine karşı halk her fırsatta meydanlarda toplandı ve kendi kamusal alanını kurdu.

–   Medya eleştirisi ve savunusu:

Egemen medyaya dönük eleştirilerin aktif eylem ve fiili hak arayışlarına sıçraması örneğine az rastlanır bir biçimde ortaya çıktı. NTV baskını, canlı yayın araçlarına el konması, boykot çağrıları, medya eleştirisini direnişin talepleri haline getirdi. Televizyon kanalları önünde “para sallayarak” gerçekleştirilen eylemler, medyanın sermaye yapısına ilişkin bilginin kamusallığını ve bu duruma dönük tepkiyi göstermişti. Öte yandan, Halk TV, Hayat TV, Ulusal Kanal gibi kimi geleneksel medya kanallarının da halk tarafından büyük ölçüde sahiplenilmesi, desteklenmesi ve bu kanallara verilen RTÜK cezalarına karşı destek kampanyaları da halkın kendi haber alma hakkına sahip çıkmasıydı. Bütün bunlar egemen medyanın reyting ölçümlerine dayanarak “halk ne istiyorsa biz onu yayımlıyoruz” savunusunu çökertti. “Penguen” figürünün direnişin sembollerinden biri haline gelmesi bile medyanın hayatta tuttuğu temel rollerin farkındalığı ve buna dönük halkın talepleri için önemli bir örnek oldu.

 

–   Sosyal medya kullanımı ve isyanın kendi medyası:

Başta sosyal paylaşım platformları olmak üzere alternatif medya mecralarının kullanılması ve isyanın kendi medyasını oluşturmaya dönük deneyimlerin yaşanması, direniş açısından önemli bir kazanım oldu. Ustream yayınları, Çapul TV’nin kurulması, Gezi Parkı’nda gazete çıkarılması, direnişin kendi medyasını oluşturabileceğini de gösterdi. Egemenlere ait kimi internet sitelerinin çökertilmesi, sosyal paylaşım sitelerinde direnişe ve direnişçilere yapılan sanal saldırıların misliyle karşılık bulması gibi örnekler de medya kullanımında göze çarpan unsurlar oldu. Kuzey Afrika isyanlarında kuşkuyla karşılanan internet, direniş boyunca en dayanışmacı ve örgütleyici halleriyle ortadaydı. “Yurttaş gazeteciliği” gibi kimi teorik tartışmaların somut karşılıkları, teknolojik iletişim araçlarına olan hakimiyetle çok geniş taban buldu.

–   Sanat:

Sanat tartışmasını iki başlıkta ele almak gerek. Birincisi; direniş sırasında devletin sanat politikalarına duyulan tepkinin kuvvetli biçimde dile getirilmesi ile sanatın klasik dallarının direniş alanlarında yeniden ve mücadele içinden anlamlandırılmış olmasıydı. Barikat demirlerinden orkestralar kuruldu, şarkılar uyarlandı ve bestelendi, tiyatrolar kuruldu. İkincisi ise direnişin somutlandığı her an ve yerin kendi başına sanat olmasıydı. Duvarlar tuvallere dönüştü. Bunun anlamı, yalnızca duvarlara resimler yapılması değil gaz fişeği izinden yazılan sloganlara, arkasına sığınılan korunak olmasından sinema perdesi diye kullanılmasına kadar duvar, bir bütün olarak sanatın kendisi oldu. Kırılan reklam panolarının çerçevelerine el işi “afişler” asıldı. Sanat, yalnızca bu afişlerin üzerindeki yaratım değil, ayaklarının dibindeki cam kırıklarından afişin tutturulduğu iplere kadar bu bütünlüktü. Güney Afrikalı sanatçı Kendell Geers’in Gezi parkını gördükten sonra yaptığı “Bu şimdiye kadar gerçekleştirilmiş en büyük enstalasyon, en büyük bienal. Bir küratöre veya idareciye, yani insanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek birilerine de ihtiyacı yok. Çünkü zaten taban hareketiyle gerçekleşen bir oluşum” değerlendirmesi, mücadelenin yaratıcı karakterinin, sanatsal ifadeleri yaşamın kendisi kılacak kadar gerçek olduğunu söyledi bizlere.

–   Doğal önderlikler/motivasyon figürleri:

Direniş sırasında toplumsal muhalefetin var olan aktörleri dışında doğal önderlikler oluştu. Direnişçilerin politik heterojenliğine rağmen herkesin desteğini alan kimi “sanal” ve “gerçek” figürler çok öne çıktı. RedHack ve Çarşı grubu bu tür figürlerin en parlaklarındandı. Daha uzun ve derin bir tartışmanın konusu olmakla birlikte şu kısmen görüldü ki polisinden sendikasına, siyasi partilerden bürokrasiye kadar  görünürdeki tüm siyasal aktör ve simgelerin meşruiyetleri, flama tartışmalarında olduğu gibi, çeşitli ölçülerde sorgulandı. Bunun devamı olarak direniş boyunca doğal önderlikler ve motivasyon figürleri, birbiri ardına ve direnişin devamını sağlayarak oluştu. İlk günlerdeki “kırmızılı kadın”a “siyahlı kadın” eklendi. “Toma’ya karşı gitar çalan adam”, “çıplık adam”, “V for Vendetta teyze”, “Toma kovalayan kepçe” ve son olarak da “duranadam” ve “durankadın”, direnişin motivasyonunu ve devamını sağlayan unsurlardan oldu. Özellikle “duranadam”  ve ardından Ethem Sarısülük’ün öldürüldüğü yerde “durankadın”, yoğunluğun düşmeye başladığı bir dönemde direnişin tekrar yükselmesini sağladı. Tüm bunlar direnişin halkın yaratıcılığı sayesinde form değiştirerek devam edebildiğini gösterdi. Sosyalistler açısından direnişin ilk günlerinin şaşkınlığıyla yapılan analizlerin gereğinin yerine getirilmesi uzun sürmedi. Devrimcilerin özellikle ilk günlerde direniş alanlarında gördüğü “tepki”, halkın o güne kadar gördüğü tüm “siyasal imgelerin” sorgulanması olarak değerlendirilmelidir. Halkın geniş kesimleri, çok uzun yılların ardından ilk kez bu kadar yakın ve yoğun olarak devrimcilerle yan yana geldi. Dolayısıyla direniş sırasında, devrimcilere karşı o güne kadar yürütülen kara propagandanın ilk günden etkisini yitireceğini düşünmek zor, bunun yerine direnişin geniş halk kesimleriyle devrimcilerin gerçek temas fırsatı olarak değerlendirilmesi, kurulacak gerçek ilişkilerin temelinin atıldığı sonucunun çıkarılması tercih edilmeli. Aradan geçen yıllarda bu ilişkinin sürdürülmesi, organikleştirilmesi ve sıçratılması için gerekli irade gösteril(e)memiş olsa da o günlerin bu deneyimini hatırlamak bugün daha önemli hale geldi.

Tüm bunları yaptık biz.

İşte bu yazının amacı da açığa çıkanı çoğalmak ve bir parçası kılmak amacıyla bilgisini üretmektir.

 

Not: Bir sonraki yazıda da hatırlamaya devam üzere, mavidefter emekçilerine teşekkürler, biri olduğum okurlarına merhaba.

 


Fotoğraf: John Lubbock, Protestocular İstanbul sokaklarında barikat kuruyor, Haziran 2013, CC BY-SA 3.0 


 

 

Gökhan Bulut

2004 yılında Ankara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü'nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Gazetecilik Öğretmenliği tezsiz yüksek lisans programını 2006'da, aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalı’ndaki yüksek lisans öğrenimini 2008'de bitirdi. 2002-2012 yılları arasında çeşitli kurumlarda gazetecilik ve basın danışmanlığı yaptı. Doktorasını Aralık 2019'da “İletişim, Deneyim, Sınıf Kültürü: Zincir Mağazalarda Sosyal İlişkiler” başlıklı teziyle tamamladı. 2013 yılından bu yana Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Bu içeriği paylaş: