Geçtiğimiz hafta, İşler Nasıl? söyleşi dizimize eğitim alanı ile başlarken “Devlet okullarında öğretmenler ‘kadrolu’, ‘sözleşmeli’, ‘ücretli’ gibi statülerle ayrıştırılırken özel okullardaki çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor.” demiştik. Bu hafta da 9 yıldır Ankara’daki çeşitli özel kurslarda öğretmenlik yapan Melike öğretmen ile özel sektörde çalışan bir öğretmen olarak özel eğitim kurumlarının durumunu, çalışma koşullarını, kendi yaşadıklarını, taleplerini ve örgütlenme sürecini konuştuk. 

CANKIZ ÇEVİK


Öğretmenlik mesleğine nasıl başladınız?

Ben 1984, Ankara doğumluyum. Fen Edebiyat Fakültesi Tarih bölümü mezunuyum. Öğretmenliğin öncesinde Tapu Kadastroya bağlı taşeron bir bilgisayar firmasında Osmanlı arşiv uzmanı olarak çalıştım. O dönem Ankara, Gazi, Kırıkkale ve Hacettepe Üniversitesi tarih ve edebiyat mezunları, hocaları tarafından bu projeye yönlendirilmişti. Bilgisayar ortamında Osmanlıca tapuları okuyup günümüz Türkçesine çeviriyorduk. Aslında bizi oradan emekli edeceklerdi güya, öyle bir vaatle başlamıştık ama oradaki hikaye iki buçuk yıl kadar sürdü. Dolayısıyla ben de öğretmenliğe biraz geç başlamış oldum. Bazı arkadaşlarım öğrenciyken bir yerlerde stajyer olarak başlamıştı. Bense o dönem atanayım diye kendimi şartlandırmıştım, özel sektöre falan bulaşmayı hiç düşünmedim. Ama tabii koşullar… Bu yıl dokuzuncu senem. Ne kadar tarih mezunu olsam da dönem dönem sosyal bilgiler, din kültürü derslerine girdiğim de oldu, oluyor. Joker öğretmen gibi yani.

Nerelerde çalıştınız? Çalışma koşulları nasıl oluyor özel sektör öğretmenliğinde?

Ben ağırlıklı olarak dershane öğretmenliği yaptım. Özel sektörde standart bir işçi statüsünde çalışıyorsunuz. Öğretmenlik meslek yasasında özel sektör öğretmenlerinin net bir tanımı yok. Örneğin çalışırken vasıfsız bir işçi muamelesi görüyoruz ve haklarımız o şekilde. Çalışma Kanununa göre farklı değerlendiriliyoruz. Ama hakkımızda bir soruşturma başlatılsa, adli bir durum yaşansa kamuda çalışan bir öğretmen gibi değerlendiriliyoruz. Böyle bir dengesizlik var.

Mesela, branşına göre elbette değişebilir ama kamuda çalışan bir öğretmen yirmi dört, yirmi beş saat derse girerken; özel sektörde en az kırk beş, elli saat derse girmeniz gerekebiliyor. Yani iki katı kadar bir mesai yapıyor ama kamuda çalışan öğretmenin yarısı kadar bir maaş alıyorsunuz. Şans eseri sigortanız varsa o da asgari ücret üzerinden yatıyor. Ayrıca isim yapmış bazı kurumların ders saatini doldurmak amacıyla bir öğretmeni iki ya da üç yerde kullanmak gibi bir stratejileri de var. Aynı kurum sizi okul, kurs ve vip kurs adı altında ayrı ayrı yerlerde görevlendirebiliyor. Bu da öğretmen açısından enerji ve konsantrasyon bölünmesi demek.

Bunun dışında, anlaşma dönemleri olan nisan, mayıs ayları itibariyle herkes bir arayışa girer ya da kendi kurumunda devam edecekse onu ayarlar. Bu aylar özel sektör öğretmenleri için ortak bir stres ve “karın ağrısı” dönemidir. Kaç yıllık deneyiminiz olursa olsun bu şekilde yaşamaya alışmak zorundasınız. Vazgeçilmez değilsiniz. Öyle “şu tarihte tatile çıkacağım, bu tarihte de göreve başlarım. Bir rezervasyon yaptırayım gönlümce” falan… Büyük lüks. Tatili geçtim, şöyle pazar günü mükellef bir kahvaltı yapayım da sonra ayağımı uzatıp dinleneyim hayaliyle yaşıyor insanlar.

Milli Eğitim bu durumlarla ilgili kurumları denetlemiyor mu? Denetimlerde bu uygulamaların üstü nasıl örtülüyor?

Milli Eğitimin “Özel Öğretim Kurumları” yönetmeliğine göre bir öğretmen en fazla 20+20 olmak üzere 40 saat derse girebilir. Daha fazlası için ek ücret ödenmesi gerekiyor. Tabii ben bunları sendikaya girdikten sonra öğrendim. Çalıştığım süre boyunca, bunu gözeten de tek bir kuruma denk geldim. Müfettişlerin ve kurum sahiplerinin “birbirlerini idare ettiklerini” düşünüyorum. Benim daha önce çalıştığım yerlerde şöyle olmuştu: Müfettiş geleceği zaman sigortası yatırılmamış ya da başlatılmamış öğretmenler kurumdan çıkarılıyor, “Siz gidin şu kafede bir şeyler için” falan deniliyor. Hiç yoklarmış gibi yapılıyor yani. Son çalıştığım yerde de benzer bir şey yaşamıştım, çok da büyük bir kurumdu. Daha önce bahsettiğim gibi birçok yerleri vardı ve öğretmenleri mümkün olduğu kadar çok yerde kullanmak gibi bir sistem oturtmuşlardı. Pandemi döneminde, uzun zamandır orada olan öğretmenler kısa çalışma ödeneği alıyordu. Benim gibi o kurumda yeni başlamış altı yedi kadar öğretmenin ise sigortası başlatılmadı. Belgelerimi işe başlarken teslim ettim, e-Devlet’ten de sigortamı takip ediyorum. Bir ay geçti, iki ay geçti, sigortam başlamadı. “Niye yatırmıyorsunuz?” dediğimde, “Efendim, biz sizin işlemlerinizi başlatırsak diğer hocaların kısa çalışma ödeneği kesilir.” dediler. Yani devlete bildirmiyor. Sözleşmeyi yaparken bambaşka bir profil çiziyorlar size, şartlar bambaşka, “şu tarihte başlayacağız” diyorlar ama tatil geçip de toplantıya geldiğinizde karşınıza bambaşka bir tablo çıkıyor. O saatten sonra da orayı bırakıp başka yerle anlaşma şansınız kalmıyor çünkü herkes bir yere yerleşmiş oluyor.

Bunların dışında özellikle pandemide, online derslerin çoğunda öğretmenler emeklerinin karşılığını alamadı. Sözleşmelere online dersler yansıtılmadı. Tüm bu yaşananlar karşısında gerçekten bir tükenmişlik sendromuna giriyorsunuz. Ben de yıllardır böyle haftanın altı günü çalıştığım için artık bu sene yarı zamanlı çalışmayı tercih ettim. Haftanın dört günü çalışıyorum, daha az para kazanıyorum ama psikolojim düzeldi. Mutluyum en azından.

Öğretmenlikte yarı zamanlı çalışma nasıl oluyor? Ücretli öğretmenlikten farklı, değil mi?

Saat ücretli çalışma daha ziyade, anlaştığınız ders saati kadar elden ücret alıyorsunuz. Kayıtlı değilsiniz yani. Ücretli öğretmenlik daha farklı. Onda devlet okulunda olduğunuz için gireceğiniz ders saati belli, sınıf ya da birebir etüt durumu yok. İlk zamanlar onu da yapmıştım. Şu anki duruma göre o daha avantajlı aslında çünkü ne olursa olsun devlet bünyesinde çalıştığınız için sigortanız yatıyor ya da maaşınızda bir gecikme olmuyor. Atanmayı bekleyen çoğu öğretmen de o yüzden ücretli öğretmenliği tercih ediyor.

Özel sektör her bakımdan çok daha güvencesiz bir çalışma ortamı sunuyor gibi görünüyor.

Elbette, işe alırken öğretmenlere senet imzalattırmaya çalışan kurumlar bile var. Yapılan ön sözleşmede deniyor ki “eğer sen kendi isteğinle kurumdan ayrılmaya kalkarsan şu kadar bin liralık tazminat ödemen gerek.” Yüz yirmi bin lira bile duymuştum. Ayrılmak istiyorsan bu parayı ödemek zorundasın. Ancak performansınızı beğenmeyip ya da başka herhangi bir bahaneyle kurum sizi işten çıkarırsa hiçbir itiraz hakkınız yok. Senet imzalatmak, “ben seninle sözleşme yapacağım ama zaten riayet etmeyeceğim” demek aslında. Tamamen mafyatik hareketler bunlar.

Son yıllarda gözlemlediğim bir başka durum ise özellikle türkçe ve matematik gibi bazı branşlardaki öğretmenlerin kurumlarda ‘as’ tutulduğu yani kolay kolay değişmediği ancak tarih, coğrafya, felsefe, İngilizce gibi branşlarda sürekli bir öğretmen sirkülasyonu yaratıldığı. Böylelikle kıdem kaybı sağlanarak her yıl daha az maliyetle yeni kadro oluşturuyorlar. Diyelim ki bir tarih öğretmeni olarak benimle bu yıl 6 bin liraya anlaştı. Ertesi yıl beni bir sebeple ekarte edip daha deneyimsiz ve asgari ücrete çalışabilecek bir öğretmenle anlaşabiliyor.

İlk zamanlar deneyimimi, donanımımı arttırırsam çalışma şartlarımın da iyileşeceği duygum, öyle bir motivasyonum vardı. Yani şu an bir mağduriyet yaşıyorsam bu benim yetersizliğimdendir diye düşünüyordum. Ama zaman içinde gördüm ki ben donanımımı, tecrübemi arttırdıkça şartlarımda bir iyileşme olmadığı gibi üzerime yüklenmek istenen yük daha da arttı. Bu da öğretmenlik namına idealizm falan bırakmıyor insanda.

Bu sistem öğretmenler arasında nasıl bir durum yaratıyor?Kurumların çoğunda mobbing var. Her branşın sorunları da farklı oluyor, İngilizce öğretmenlerinin çok başka sorunları var mesela. Bu bir strateji. Bu durum, öğretmenlerin kendi aralarında birlik olmasının da önüne geçiyor. Kamuda çalışan öğretmenleri meslek yasasında ‘başöğretmen,’ ‘normal öğretmen,’ ‘ücretli öğretmen’ diye devlet kategorize etmiş zaten. Özel sektördeki öğretmenler de ‘idareci öğretmen,’ ‘deneyimli öğretmen,’ ‘deneyimsiz öğretmen,’ ‘matematik öğretmeni,’ ‘tarih, coğrafya öğretmeni’ diye ayrıştırılıyor. Bu da rekabet ortamını kızıştırıyor. Dolayısıyla ne dayanışmasından, ne sendikalaşmasından söz edeceksiniz.

Ben biraz kişilik olarak bir şeyi tam beceremediğimi düşünüyorsam ya da bir işte yanlış giden bir şeyler varsa hemen kendine dönen, kendini yargılayan bir tipimdir. Yıllarca da bu sistemin içerisinde hatayı kendimde aradım ama baktım ki durum hiç öyle değilmiş. Bu yetersizlik ve değersizlik duygusunu herkese yaşatıyorlar.

Bütün bu çalışma koşulları öğrencilerle ilişkilerinizi nasıl etkiliyor?

Açıkçası kurum ve idareciler size nasıl bakıyorsa ne değer biçiyorsa öğrenciler de o gözle bakıyor. Öğrenci zaten bir okul kazanmak için türkçe ve matematikte, fizikte çok iyi olması gerektiğini düşünüyor. Tamamen sınava endeksli bir düşünce doğal olarak. “Felsefeden kaç soru çıkıyor ki? Tarihin bana kaç puan getirisi var ki?” diye bakıyor. Ona göre ciddiye alıyor sizi. “Ben buraya tonla para veriyorum. Senin maaşını ben ödüyorum hoca!” bilincinde bir öğrenci topluluğu var çoğu zaman karşınızda.

Asıl en kötüsü de ‘muhbir öğrenci’ meselesi. Ben bununla çok karşılaştım. Yeni bir kuruma başvurduğunuzda sizi zaten bir demo-ders alarak işe alıyorlar genelde. Bazı kurumlar hem yazılı sınav hem demo ders alıyor. Ben de bir keresinde yeni başladığım bir kurumda tam konsantrasyon ders anlatıyordum, tarih zaten çok konsantrasyon gerektiren bir ders.  Dersin ortasında rehber öğretmen geldi, çocuğun birini idareye götürdü. Niçin? Ben ilk kez ders anlatıyorum ya, çocuğa soruyorlar benim nasıl bir öğretmen olduğumu, nasıl ders anlattığımı ve bunu bana da hissettirerek yapıyorlar. Şimdi ben bilemem ki. O çocuk belki bana gıcık oldu belki saçımı beğenmedi, tipimi beğenmedi. Bir tane çocuktur bu neticede. O çocuğun donanımı, formasyon bilgisi ne ki benim öğretmenliğimi  değerlendirecek? Madem öğrenciye soracaksın o zaman ne diye işe alırken demo-ders alıyosun? Normalde mantık nedir? İdareciyle öğretmen ya da öğrenciyle öğretmen arasında bir sıkıntı olduğunda işi rehberlik birimi çözer, “Siz rehberliği falan boş verin, öğretmeninizle ilgili herhangi bir sorun olduğunda direkt bana gelin” diyen kurum ortağı gördü bu gözler. Üstelik bunu söyleyen kişi eğitimci falan da değil, jeoloji mühendisi. Çalışma etiğinin ötesinde hayatımda gördüğüm en aptalca uygulamaydı bu.

Peki dersin içeriğine ya da müfredata ilişkin herhangi bir müdahaleyle karşılaştığınız oldu mu?

Tarih branşı için konuşacak olursak çok fazla konu var ve genelde nisan sonuna kadar bütün konuları bitirme baskısı oluyor. “Anlatın da çok da detaylı olmasına gerek yok, yeter ki veliye ‘biz bu konuyu işledik’ diyebilelim” mantığı hakim. Yani çok fazla ekstra bilgi, anektod ya da farklı bir bakış açısı sunma imkânı olmuyor. Oysaki bir öğretmen bunları vermek ister ama sizden sadece çocukları sınava hazırlamanız isteniyor. Detaylı anlattığınızda idare “burası fakülte değil hoca!” moduna girebiliyor.

Böyle bir ortam içerisinde örgütlenme kararı nasıl aldınız?

Artık öğretmenliği bırakma noktasına geldiğim bir süreçte, eskiden birlikte çalıştığım bir arkadaşım beni yönlendirdi. Çünkü bu kadar mobbinge, hak ihlaline, küstah tavırlara maruz kalınca gerçekten bir kişilik erozyonuna uğruyorsunuz. Ben de bu ortamdan nasıl biraz uzaklaşabilirim? Kendimi nasıl daha iyi hissedebilirim ya da kendime ne katabilirim diye düşündüğüm bir dönemde, arkadaşım vasıtasıyla sendikaya dahil oldum. İyi ki de olmuşum. Bir sürü insanın sizinle aynı şeyleri yaşıyor olduğunu, bunun bir sistem sorunu olduğunu görmek ve bunlar hakkında konuşabilmek yalnızlık hissinden kurtarıyor sizi. Sendikaya girince ve bilgi sahibi olmaya başlayınca  “ben bu zamana kadar iyi çalışmışım. Hiçbir hakkımı doğru düzgün bilmiyormuşum. Ya da şurada diyelim ki ‘durun ya bir dakika’ demem gereken durumlarda dememişim” muhasebesine girdim. Örneğin en fazla 40 saat çalışma zorunluluğunu, daha fazlası için ek ücret gerektiğini, tatillerle ilgili haklarımı hep sendika sayesinde öğrendim. Herhangi hoşunuza gitmeyen bir durum ya da mağduriyet yaşandığında sendikaya bildirip danışabilmek çok önemliymiş. Ya da birbirimizi bazı kurumlarla ilgili uyarabiliyoruz. Aslına bakarsanız kurum sahipleri kendi aralarında çok iyi örgütlenmiş durumda. Bizim durduğumuz kabahat. Sadece öğretmenlik bakımından da değil örgütlülük ve dayanışma her meslek grubunda, toplumun her alanında olmalı. Kaç senelik öğretmene senet imzalatma cüretini gösterememeli kimse. Yeşilçam filminde değiliz sonuçta ben bir müzikholde çalışmıyorum ya da tefeciden borç almıyorum. Bir öğretmenim. Senetle sepetle işim olmamalı.

Bahsettiğiniz sendikanız Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, değil mi? Sendika çok yeni kuruldu bildiğim kadarıyla, şu anda nasıl bir örgütlenme faaliyeti içinde?

Benim daha önce herhangi bir sendikayla bağlantım olmamıştı. Zaten eğitim sendikalarına üye olabilmek için MEB çıkışlı olmanız gerekiyor. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ise geçtiğimiz ağustos ayında kuruldu. Daha çok yeni. İstanbul’da bir genel merkezimiz açıldı. Henüz Ankara’da bir yerimiz yok, belirlediğimiz bir kafede ya da online yapıyoruz toplantılarımızı. 1 Mayıs’a da bu yıl ilk kez kendi kortejimle katılıyorum. Kısa sürede iyi bir büyüme yakaladığımızı düşünüyorum. Gerçekten çok ihtiyaç varmış böyle bir özel sektör öğretmenleri sendikasına. Özel okullarda, kurslarda, sürücü kurslarında, özel eğitim, fizik-rehabilitasyon merkezlerinde çalışan bütün eğitim emekçileri, herkes böyle bir şey bekliyormuş.

Yalnız sendikaya üyelik için sigortanızın yatması gerektiğinden sayıca fazla görünmüyor olabiliriz. Sigortası yapılmayan öğretmenleri de düşündüğümüzde çok ciddi bir sayıya tekabül ediyor. Sendika şu anda yanlış bilmiyorsam 40’tan fazla ilde örgütlenmiş durumda.

Örgütlendikten sonra siz ya da bildiğiniz bir arkadaşınız işyerinden herhangi bir baskıya ya da hukuksuzluğa maruz kaldı mı?

Ben şu ana kadar sendikaya üye olduğu için işinden olan birini duymadım. Zaten üye olsanız bile bu patronların erişebileceği herhangi bir sistemde görünmüyor. Kaldı ki bu anayasal bir hak. İnsanlar ‘sendikalaşma’ deyince direkt ideolojik bir tavır ya da bir ideolojiye angaje olmak gibi algılıyorlar. Ancak öyle bir durum yok. Sendika da buna çok özen gösteriyor. Her kesimden öğretmen aynı mağduriyetleri yaşıyor. Burada önemli olan öğretmenin emeği ve mesleki itibarı. Kimilerinin kafasında bir ‘sarı sendika’ algısı da var. Yani direkt “biz sendika sevmiyoruz” diyen arkadaşlarım da oldu. Buna rağmen yıllardır büyük bir ihtiyaç olduğu için sendikaya gelenler çok mutlu oluyor.

Her meslekte olduğu gibi özel sektör öğretmenliğinde de kadın olmanın getirdiği zorluklar var mı?

Kesinlikle var. Toplumun genel algısıyla ilgili olabilir bu söylediğim. Sınıfta otorite kurmak daha zor olabiliyor. Nasıl göründüğünüz çok daha fazla önem arz ediyor; hem idare hem öğrenci açısından. Geçen yaz görüşmeye gittiğim bir kurumda, görüşme sonunda “Sizi bir daha çağırıp oturmanıza kalkmanıza, giyiminize kuşamınıza, diksiyonunuza detaylı bakacağız” demişlerdi, inanamamıştım. Bence büyük bir küstahlık. Gelmişim zaten neysem oyum, görüyorsun beni. Fiziksel güzellik, tıpkı diğer sektörlerde olduğu gibi kesinlikle dikkat edilen bir durum. Medeni haliniz de bütün çalışma koşullarınızı etkileyebiliyor. Bekar olunca özel bir hayatınız yokmuş, sosyalleşmeye ya da sadece dinlenmeye ihtiyacınız yokmuş gibi davranılabiliyor. Evli olan arkadaşlarımızın yaşadığı vahametler ise apayrı. Dönem ortasında hamile kalıp işten çıkarılma endişesiyle dönem sonuna kadar hamileliğini gizlemek zorunda kalan, hamile kaldığı için idareci tarafından azarlanan öğretmenler oldu sektörümüzde.

Benim sormak istediklerimin sonuna geldik, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Daha uzun uzun konuşabileceğimiz, başka şehirde tutunamayıp tabela değişikliği ile Ankara’ya gelen, tamamen ticarethane mantığıyla hareket eden kurumlar var. Özel sektördeki sorunlar bitmez yani. Umarım bundan sonraki süreçte öğretmenler bilinçlendikçe, dayanışma gösterdikçe herkes hak ettiği çalışma şartlarına kavuşur ve hiçbir şeye boyun eğmek zorunda kalmaz. Türkiye’de uzun vadeli planlar yapmak zor olsa da bir arada olmak, dayanışma gösterebilmek güçlü hissettiriyor. Bir şeylerin düzeleceğine, kazanacağımıza dair umudumuz artıyor.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Böyle bir imkan sağladığınız ve kendimi ifade etme fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Japon Dili ve Edebiyatı bölümünden lisans, İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden yüksek lisans eğitimini aldı. 2012’den bu yana insan hakları alanında çalışmalarını sürdürüyor.

Bu içeriği paylaş: