Liberalizm bir denge ideolojisidir. Aşağıdan gelen taleplerin egemenlerin iktidar dengesini bozmamasını esas alır. Liberal analizler de bu gözlükle “analiz eder”. Yani hakiki demokrasi liberalizm için önlenmesi, sınırlandırılması gereken bir tehdittir.


Solun fikri tahayyülü ne otoriter seçimciliği liberal demokratik seçimciliğe taşımakla ne de ahbap çavuş kapitalizmini düzgün kapitalizme evriltmekle sınırlandırılabilir.


 

AHMET BEKMEN

Rekabetçi otoriterlik son dönemin popüler akademik kavramlarından. Hatta popülerliği akademinin sınırlarını zorlamakta. En son Taha Parla hocanın T24’te yazdığı eleştiriye, yine aynı mecrada Hasret Dikici Bilgin’in verdiği cevap kavram çerçevesindeki tartışmaları akademinin sıkıcı dehlizlerinin ötesine taşıyor. Bu yazı kavrama dair daha geniş bir eleştiriyi, yarı-akademik bir biçimde ortaya koymayı hedeflemekte.

ABD başkanı olan Trump’ın liderliğini destekleyen kitlelerin Capitol Hill’i basmalarıyla liberal demokrasinin merkezinde sorgulandığı, hatta sarsıldığı bir dönemde devlet ve rejim tartışmalarının entelektüel ve politik gündemin ilk sıralarına oturmuş olması şaşırtıcı değil. Sarsıntı şiddetinin yüksek olduğu Türkiye gibi bir ülkede ise neredeyse kaçınılmaz bir durum bu. Türkiye’deki siyasal rejim formel demokratik karakterini dahi kaybettiğinden, bakışlarımız ve dikkatimiz buraya odaklanıyor, öte meselelere dair görüş mesafemiz giderek kısalıyor. Sol böyle bir tartışma gündemine son derece kötü ve avantajsız bir durumda dahil oluyor. Politik ve örgütsel güçsüzlüğümüz solun fikri ufkunu da sınırlamış durumda. Solun önceki dönemlerde yaptığı rejim tartışmaları genelde ortaya konacak mücadele hattı ile ilintili olurdu. Bir mücadele hattını realize edecek somut güç kaynaklarından mahrum olduğumuz böylesi bir durumda Bonapartizm, faşizm, popülizm eksenlerinde sürdürülen tartışma da çok fazla heyecan uyandırmıyor.

Tartışmanın gelişimi

Bu tartışma şüphesiz ki sadece sol içerisinde yürümüyor. Liberal demokrasinin krizini ve ortaya çıkan rejim tiplerini ana akım yaklaşımlar da analiz ediyor. Bu yaklaşımlara dayanan güncel rejim analizlerinin anatomisini, kökenleri 2. Dünya Savaşı sonrasına uzanan “siyasal gelişme” literatürü içerisinde bulmak mümkün. Ana akım siyaset bilimciler tarafından belirlenen bu geniş literatürün gelişimini kabaca üç dönem içerisinde ele alınabilir.

İlk dönemde, modern kurumlar ile azgelişmiş ülkelerin kültürel yapıları arasında uyumsuzluklar olduğu, modernleşmenin ortaya çıkardığı siyasal katılım ve talep baskısının azgelişmiş ülkelerin kapasitesini aştığı gibi argümanlardan hareketle, azgelişmiş ülkeler açısından, onları sosyalist gelişme projesinin dışında tutacak muhafazakâr bir siyasal gelişme ajandası oluşturuldu. Bu ajanda uyarınca, Marksist akademisyen Cammack’ın (1994: 357) belirttiği gibi, “en başından itibaren hükümetin ve elitlerin otoritesini artıracak mekanizmaların tanımlanmasının ve inşa edilmesinin hayati önemde olduğunu” vazedildi.

İkinci dönemde “demokrasiye geçiş” paradigması hâkim hale geldi. 1970’lerden 90’lara uzanan bir süreç içerisinde Güney Avrupa, Latin Amerika ve sosyalist blok içerisindeki ülkelerde liberal demokrasiye geçiş süreçleri bu dönemin karakterini belirledi. Bu literatür içerisinde “geçiş”, elitler arası paktların bozulup kurulması üzerinden okunuyordu. Tüm sosyal ve ekonomik içeriğinden soyundurulmuş bir prosedürel demokrasi oyununun kurulması elitler arası ilişkilere bağlandığından, kurumsallaşmış siyasal partiler, mutedil siyasal liderlikler ve kurumsallaşmış çıkar grupları gibi unsurlar bu oyunun kurucu aktörleri olarak ön plana çıktılar.

Üçüncü dönem, 2000’lere gelindiğinde daha önce “demokrasiye geçiş aşaması”nda olduğu düşünülen ülkelerin birçoğunun bu geçişi bir türlü gerçekleştirmemiş olmaları nedeniyle “demokrasiye geçiş” nosyonunun sorgulanmasını gündeme getirdi. Bu rejimler demokrasiye geçmek durumunda olmayan, liberal demokrasinin ve tam otoriter rejimlerin bazı özelliklerini harmanlayan, kendilerine özgü otoriter rejimler -hibrit rejimler- olarak kategorize edildi. “Rekabetçi otoriterlik” işte bu son dönemin analizlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Gelişimi bu üç döneme yayılan ana akım yaklaşımların paradigmatik diyebileceğimiz önermeleri şu şekilde özetlenebilir:

  • Marksist ya da farklı radikal yaklaşımların siyaset, ekonomi, ideoloji alanlarını birbirleriyle içsel olarak ilişkili olarak ele almalarına karşılık, bu ana akım yaklaşımlar ayrıştırmayı temel alırlar. Devlet ve (sivil) toplum, devlet ve ekonomi, toplum ve siyaset en iyi ihtimalle ayrışık olarak, en kötü ihtimalle de karşıtlık içerisinde ele alınırlar. Bu anlamda siyaset toplumsal öznelerin taleplerinin yönetildiği alandır. Aktörleri de elitler ve kurumsal oluşumlardır. İlk dönemin bazı yapısal denebilecek analizleri bir kenara konursa, siyasal analiz büyük oranda elit ve kurumların davranış ve tercihlerine odaklanır.
  • Demokrasi giderek prosedürel bir boyuta çekilir. Hatta ismi de zaten demokrasi olmaz “poliarşi” olur. Özellikle ikinci dönemde ağırlık kazanan bu eğilim uyarınca ekonomik ve sosyal meseleler demokrasinin alanından çıkartılır ve elimizde liberal yaklaşımın düzgün seçimler, ifade özgürlüğü, siyasal aktörlerin seçmen taleplerine duyarlılığı gibi formel demokrasinin minimumlarından oluşan poliarşi kalır.
  • Rejim analizi büyük oranda liberal demokrasiyi esas alan taksonomik –sınıflandırmacı- bir akademik faaliyete dönüşür. Tüm siyasal rejimler liberal demokrasiye ne kadar yakın, ne kadar uzak ve hangi açılardan ondan farklı olduğuna bağlı olarak isimlendirilir ve sınıflandırılır. Başka bir deyişle, tüm siyasal rejimlere anlamını ve karakterini kazandıran yegane norm liberal demokrasidir.

Eleştiri noktaları

Yukarıda saydığımız bu paradigmatik özelliklere bağlı olarak ana akım yaklaşımlar oldukça yetersiz analizler ortaya çıkarırlar. Bu kısımda bu yetersizlikler, yapısal ve sınıfsal analizin özellikleriyle karşılaştırarak gösterilecek.

İlkin, siyaseti elitler ve kurumların davranış ve tutumları, siyasal alanın prosedürel yapısı üzerinden analiz eden bu yaklaşımların toplumsal alanla ilgili körlüklerinden bahsetmek gerekir. Demokrasi prosedürel düzlem üzerinden tarif edildiğinden poliarşinin kurallarına uymayan tüm rejimler aynı kefeye konabilir: Son dönem ana akım analizlerinde çokça rastlandığı üzere, örneğin, Rusya ve Venezuela’nın “seçimli otokrasi” kavramsallaştırması altında sınıflandırılması gibi.

Elbette ülkeler arasında karşılaştırmalar yapılabilir ve bir analiz aracı olarak anlamlı sınıflandırmalar üretilebilir. Ama merhum Chávezci ve Putinci hatların ikisi de otoriter diyerek işin içinden çıkmak toplumsal körlük anlamına gelir. Zira haklarında ne düşünürseniz düşünün, ne eleştiri getirirseniz getirin, “Bolivarcı devrim” ile “Putinci restorasyon” farklı toplumsal özneler üzerine bina edilmiştir. Sorunlu yönleri ne olursa olsun Chávez’in siyaseti alt sınıfların güçlendirilmesine yönelmiş, Putin ise Rusya’da oligarkların farklı bir siyasal yapılanma içerisinde toplumsal iktidarlarını tahkim etmiştir. Böylesi bir toplumsal farklılaşma varken, sürece sadece poliarşinin gözlükleriyle bakmak ve bu ikisini ortak bir sınıflandırma altında değerlendirmek günümüzde oldukça yaygın bir teorik, yöntemsel ve politik körlük biçimidir. Eğer anlamak için analiz ediyorsak, siyasal rejimlerin kurumsal yapılarının farklı ve birbirleriyle çatışma halinde olan toplumsal öznelerle bağını anlamayı neden önemsemeyelim?

İkinci olarak, liberal analizler kapitalizm, siyasal rejim ve kriz arasındaki ilişkilerin anlaşılması açısından oldukça yetersizdir. Otoriter rejim analizlerinin arkasında yatan referans noktası liberal demokrasi iken, bu ülkelerdeki “ahbap çavuş kapitalizmi”nin analizlerinin arkasındaki referans noktası da “düzgün kapitalizm”dir. Farklı ifade edecek olursak, bu ülkelerdeki otoriter siyasal rejimler ile ahbap çavuş kapitalizmi arasında çoğunlukla sıkı bir bağlantı kurulur. Bu belirleme yanlış görünmez ama yanlıştır. Zira “kayırma ekonomileri” ile otoriterleşme arasındaki sıkı bağı göstermek, “düzgün işleyen kapitalizmi” –o da her ne demekse- temize çıkarır. Hatırlayalım: 1980’ler ve 1990’lar ekonominin siyasetçiler tarafından sorumsuzca yönetildiğine yönelik popülizm eleştirileri ile geçti. Oysa yine bu dönemde ihya edilen teknokratik “düzgün kapitalizmin” vardığı sonuç merkez siyasal partilerin toplumsal tabanlarının erozyona uğraması oldu. Küresel ekonomi teknokrasisinin 2007/8 ekonomik krizinde ortaya çıkan foyası sonrasında “sağ popülist” olarak isimlendirilen partilerin yükselişe geçtiğini belirlemek için siyaset bilimci olmaya gerek yok. ABD’deki Trump deneyimi, Avrupa’da faşist-ırkçı siyasetlerin yükselişi ve merkez siyasetin hızla sağ-otoriter bir hatta kayması gibi gelişmeler ahbap çavuş kapitalizmi ile ilgili değil. Bugün Avrupa’nın yeni faşistleri ahbap çavuş kapitalizmine değil, Brüksel teknokrasisine cephe alarak mevzi kazanıyorlar.

Üçüncü bir husus, ana akım siyasal rejim analizlerinin uluslararası alandaki iktidar ilişkilerini ve bu boyutun “içeriyi” nasıl şekillendirdiğini yeterince değerlendirememesidir. Örneğin rekabetçi otoriterizm yaklaşımında bu boyut dışsal bir etkilenme olarak konur. Siyasal rejimleri otoriter olarak şekillenen bu ülkelerde “rekabet boyutunun” varlığını sürdürmesi ABD ve Avrupa ülkelerine yakınlık ve ilişkilere bağlanır. Bu boyutun tehdit altına girmesi ise Rusya, Çin gibi uluslararası sistem içerisinde otoriter referanslara yakınlaşmayla paralel addedilir. Böylelikle rekabetçi otoriter rejimlerle dış dünya arasındaki bağ dışsal bir biçimde ortaya konur.

Sol literatürün çeşitli tarihsel örneklerine baktığımızda ise aksine her durumda “dışsal olanın” nasıl içsel hale geldiği ele alınır. Emperyalizm analizlerinden Bağımlılık Okulu’na kadar farklı yaklaşımlarda hâkim olan husus budur. Bu içsellik farklı biçimlerde tezahür eder. “Yabancı sermaye”nin yerli sermaye ile organik ilişkileri üzerinden içsel bir güç haline gelmesinden bahsedilebilir; uluslararası kapitalizmin işleyişine dair esaslar içsel idari ve hukuki yapıya aktarılabilir vs. Ekonomik, politik ve ideolojik alanların birbirleriyle içsel ilişkilerinin esas alınmasına benzer bir şekilde; yerel ve dışsal olan da ontolojik değil, analitik ayrımlar olarak ele alınır.

Ana akım yaklaşımlarda ise bunların hepsi lego parçaları gibi birbirlerinden ayrışık parçalardır ve ilişkiler dışsal karakterdedir. Bu teorik ve yöntemsel meseleleri bir kenara koysak dahi, ortada “Amerikan emperyalizmi” gibi daha dışsal bir ilişki tahlili bile olmaz çoğunlukla: Sanki bu “ahbap çavuş kapitalizmi” bu ülkelerin DNAsından türemektedir, sanki bu rejimlerin gelişim çizgisi ABD’nin Soğuk Savaş dönemi güvenlik tahkimatları ile ilgili değildir.

Son olarak bu yaklaşımların normatif tercihlerinin altını çizmek gerekir. Yukarıdaki siyasal gelişme literatürünün ilk dönemi ile ilgili olarak, siyasal katılım ve talep baskısını kaldıramayan azgelişmiş ülkelerle ilgili olarak ortaya konan muhafazakâr gündemden bahsedilmişti. O dönem azgelişmiş ülkeler açısından bu muhafazakâr gündemi ortaya atan önemli isimlerden birisi de Huntington idi. İlginç olan, aşağıdan gelen baskıların mevcut kurumsal kapasiteyi aştığına yönelik benzer bir teşhisin, içinde yine Huntington’un olduğu bir yazar kadrosu tarafından kaleme alınan 1975 tarihli Trilateral Commission raporunda, bu sefer gelişmiş kapitalist ülkeler için yapılmış olmasıdır.

Çözüm Türkiye, Şili gibi ülkelerde darbe ile, gelişmiş kapitalist ülkelerde de Thatcher misali demir yumruklarla yürürlüğe sokulan muhafazakâr neoliberal ajanda oldu. Yani temel mesele her zaman, gelişmiş veya azgelişmiş ülke ayrımı fark etmeksizin, alttan gelen siyasal ve toplumsal taleplerin liberal demokrasinin kaldırabileceğinin ötesine geçmesinin ve onu krize sokmasının engellenmesiydi. Sözü uzatmayalım: Liberalizm bir denge ideolojisidir. Aşağıdan gelen taleplerinin egemenlerin iktidar dengesini bozmamasını esas alır. Liberal analizler de bu gözlükle “analiz eder”. Yani hakiki demokrasi liberalizm için önlenmesi, sınırlandırılması gereken bir tehdittir.

 

Rekabetçi otoriterlik

Başta da belirttiğim gibi, “rekabetçi otoriterlik” ana akım yaklaşımlar içerisinde en bilinir hale gelenlerden bir tanesi. Kavram temsili demokrasinin asgari esaslarının akamete uğradığı otoriter rejimleri ifade ediyor. Bu rejimler altında hüküm süren hükümetler seçimle işbaşına gelmeye devam ediyorlar, fakat seçimlerin adil sonuç üreten bir sistem olmaması için başta devlet iktidarı olmak üzere muhalefet üzerinde çeşitli asimetrik kapasiteleri kullanıyorlar.

Siyasal alandaki iktidar muhalefet ilişkilerinin bu asimetrik organizasyonuna, seçim oyununun adil olmaması, temel hak ve özgürlüklerin ciddi ölçüde kısıtlamaya maruz bırakılması gibi boyutları eklediğimizde rekabetçi otoriterliğin sınırları içerisine giriyoruz. Liberal olmayan bu siyasal ortamın rekabetçi kalması, yani seçimlerin devam etmesi çoğunlukla temsili demokrasinin günümüzde normatif olarak geçerli sistem olmasına bağlanıyor.

Bu yaklaşıma göre, rekabetçi özelliğin kaldırılması bu rejimler açısından uluslararası arenada meşruiyet kaybına neden olabiliyor. Böylelikle otoriter ve adil olmayan bir siyasal alana sahip olmayan bu rejimlerde (i) seçimler, (ii) buna bağlı olarak oluşan yasama organı, (iii) bağımsızlıklarını koruma gayreti içerisindeki yargı organları, (iv) baskı ortamında görece bağımsızlıklarını koruyabilen medya iktidar ile muhalefet arasındaki mücadelenin alanları olmaya devam ediyorlar.

Türkiye ile ilgili rekabetçi otoriterlik analizlerini şu şekilde özetlemek mümkündür: Türkiye’de devlet kurumları “siyasallaşmış”, siyasal oyun alanı asimetrik bir yapı kazanmış, medyada tek taraflı bir hâkimiyet tesis edilmiş, devlet sermaye ilişkilerinde kayırma tanımlayıcı hale gelmiş, seçim süreçleri adil ve eşit olmaktan çıkmış, temel hak ve özgürlükler yerle yeksan edilmiştir (bkz. Esen, 2020; Esen ve Gümüşçü, 2016). Bunların doğru olmadığını söyleyecek az kişi bulunur herhalde. Bu nedenle en basit haliyle rekabetçi otoriterlik betimleyici bir yaklaşımdır.

AKP’nin ilk dönemiyle başlayan sürecin neden demokratik bir konsolidasyona ulaşmadığının nedenselliğini ortaya koyan “daha sofistike” açıklamalar da mevcuttur. Buna göre AKP kayırma ekonomisi üzerinden daha önceki hükümetlerin ulaşamadığı bir kaynak kontrolü seviyesine ulaşmıştır. Bu durum ekonomik kaderi AKP ile perçinlemiş bir işadamları grubu yaratmıştır. Tabloya AKP’nin sosyal yardım programlarına ulaşımı olan geniş kent yoksullarını da koyduğumuzda ortaya AKP-iş insanları-yoksul seçmenlerden oluşan bir “bağımlılık üçgeni” çıkmaktadır. Gezi direnişi, 2016 darbe girişimi, Kürt Hareketinin muhalefeti gibi gelişmeler bu bağımlılık üçgeni açısından “toleransın maliyetini yükseltmiş” ve “bastırmanın maliyetini azaltmıştır”. Bu maliyet analizinin sonucu ise toleransla birlikte demokratik sistemin çöküşüdür (bkz. Esen ve Gümüşçü, 2020).

Rekabetçi otoriterliğin ötesi

Siyasal sistemlerin işleyişini aktörlerin rasyonel kâr-zarar hesapları ile anlamayı öneren böyle bir yaklaşım ile –illa da Marksist olması gerekmeyen- yapısal ve tarihsel bir yaklaşım arasındaki devasa farkları ele almak bu yazı sınırları içerisinde yapılamaz elbette. Tarihsel bir analiz mesela bize siyaset ve sermaye birikimi arasındaki ilişkinin hiçbir yerde ve hiçbir zaman öyle çok da steril olmadığını gösterecektir. Ama tabi bunun için hükümet-sermaye grupları ilişkileri düzeyinden, devlet-sermaye ilişkileri düzeyine geçmek gerekir.

Hadi bu “yapısallığı” bir kenara koyalım, fakat en azından ampirik olarak daha doğru bir nedensel analizi hak ediyoruz. AKP’nin seçmen kitlesi sosyal yardıma erişimi olan kent yoksullarından ibaret değildir mesela: Kırsal hanelerin çözülmesiyle ücretliliğe geçişin hızlandığı, kent ekonomisine entegre olan yeni proleter kesimlerin hacimce büyüdüğü bir dönemde bu kitle çok daha geniş sınıf kesimlerini içinde barındırmakta. Üstelik işin içinde sadece sosyal yardımlar değil, borçlandırma mekanizmaları da var. Ama bir dakika! Tam da bu somut gerçeklere ulaşmak için yine tarihsel ve yapısal bir yaklaşıma başvurmamız gerekiyor, öyle değil mi? Ancak Türkiye’nin küresel kapitalizme eklemlenmesinin ortaya çıkardığı yapısal dönüşümleri analizinize dahil ettiğinizde, tarımın çözülmesine, yeni işçileşme biçimlerinin ortaya çıkmasına, finansal kapitalizm döneminde borçlandırmanın işlevine ve borçlu bireyin hegemonya ilişkileri açısından tuttuğu yere ulaşırsınız. Bunları yapmadan ulaştığınız kavram otoriter bir siyasal rejimin zaten, halihazırda, herkesçe “gözlemlenebilir” bazı özelliklerine toplu isim vermenin ötesine geçmiyor maalesef.

Tüm mesele teorik soyutlama için neyi esas aldığınızdır aslında: Rasyonel aktörlerin tutum ve tercihlerini mi yoksa bu tercihlere zemin hazırlayan tarihsel ve toplumsal yapıları mı? Rekabetçi otoriterlik kavramını sahiplenenlerin ikinci hattı tercih edenleri çoğunlukla “bilimsellik” çerçevesinden eleştirdiklerini buraya not düşelim. Eski bir tartışma: Bilim ampirik olanla veya modellenebilir olanla mı ilgilidir yoksa yapısal-tarihsel bir analizle mi? C. Wright Mills’in (2019: 166) toplumsal ve tarihsel yapıları esas alan klasiklere atıfla söylediği şu sözler geliyor aklıma: “Klasik eserler asla yalıtılmış ampirizmden daha az ampirik değildir: Hatta daha bile fazla ampiriktir ve genellikle gündelik anlam ve tecrübeler dünyasına da daha yakından bağlıdır.”

Bu yöntemsel ve teorik tartışmalar elbette önemlidir. Ama siyasetle daha doğrudan bağlantılı olan mesele demokrasinin bizzat kendisi hakkında süren mücadeledir. Bugünün dünyasında halkın liderle özdeşliğini esas alan ve aradaki temsil mekanizmalarını zayıflatan siyasal akımlar esaslı bir tehdit oluşturuyor. Bu tehdit karşısında işçi sınıfının iki yüz yıllık mücadelesinin kazanımları addettiğimiz politik özgürlükleri ve temsil hakkını savunmak elbette bir görev. Bu anlamda karşımızdaki otoriter dalga salt bireysel hak ve özgürlükleri değil, sınıflar mücadelesi içerisinde ezilenlerin politik ve örgütsel güçlerini de hedef tahtasına yerleştirmektedir. Fakat bu tehdit karşısında temsili liberal demokrasinin hegemonyası sarsıldıkça, liberal demokrasinin yeniden tesisi esas ve tek gündem haline getiriliyor. Liberal demokrasiyi norm kabul eden rekabetçi otoriterlik gibi yaklaşımlar fikri alanda tam da bu gündemi tahkim ediyor.

Oysa tarih “Trump vs Biden” ikiliği çerçevesinde ilerlemiyor. Küresel kapitalizmin krizinin belirleyici olduğu bu konjonktürde, krizden etkilenen kesimler hiç beklenmedik yerlerde, örneğin hem piyasacı liberalizmin kalesi olan hem de yeni otoriter eğilimin başkanlık seviyesinde temsiliyet kazandığı ABD’de, giderek daha fazla sosyal içerikli bir demokrasiye yöneliyorlar. İngiltere’de Tony Blair’in yerinden ettiği sosyal demokrasi, Corbyn’in liderliğinde sahneye geri dönüş girişiminde bulundu ve benzer kesimler bu girişimin arkasına dizildi. Öyle görünüyor ki bu eğilim şimdilik ne yeterince güçlü ne de radikal. Daha radikal bir hat üzerinden yola çıkan Syriza gibi bir örnek ise sadece Yunanistan’da değil, tüm dünyada sol için bir  moral bozukluğu kaynağına dönüştü. Burada elbette örgütsel ve öznel hatalardan, taktik ve stratejik zayıflıklardan bahsedilebilir. Daha sosyolojik baktığımızda ise bu siyasal yönelimin arkasına dizilenlerin toplumsal kesimlerin ekonomik, politik ve ideolojik pozisyonları arasındaki eşitsiz gelişimden dem vurmak gerekir. Ayrı bir mevzu ve başka bir yazının konusu. Kesin olan demokrasi meselesi ile ilgili olarak kartların yeniden karılmaya başladığıdır.

Böyle bir sürece solun Türkiye’de oldukça güçten düştüğü ve otoriter yönelimin iyiden iyiye palazlandığı bir güçler dengesinde giriyoruz. İnsanların çoğunun AKP’nin ilk dönemine “fit olduğu” bir dönemde, o dönemin de en az bu dönem kadar demokrasi dışı olduğunu savunmak, bugünkü politik ve örgütsel güçsüzlük koşulları altında sol açısından hiç kolay değil. Fakat siyasal alanda –bugün için- yenilmiş olsak da fikren teslim olmak gibi bir lüksümüz yok. Solun fikri tahayyülü ne otoriter seçimciliği liberal demokratik seçimciliğe taşımakla ne de ahbap çavuş kapitalizmini düzgün kapitalizme evriltmekle sınırlandırılabilir. Bu sınırları kabul ettiğimizde sol açısından geri dönüşsüz süreç esas o zaman başlar.

 

Referanslar:

Cammack, P. (1994), “Political development theory and the dissemination of democracy”, Democratization, 1(2): 353-374.

Esen, B. (2020), “Türkiye’deki rekabetçi otoriter rejim”, Birikim, sayı 374-375: 158-175.

Esen, B. ve Ş. Gümüşçü (2016), “Rising Competitive Authoritarianism in Turkey”, Third World Quarterly, 37(9): 1581-1606.

Esen, B. ve Ş. Gümüşçü (2020), “Why did Turkish democracy collapse? A political economy account of AKP’s authoritarianism”, Party Politics, https://doi.org/10.1177/1354068820923722

Mills, C. W. (2019), Sosyolojik Tahayyül, Hil Yayın, İstanbul.

 


Görsel: Özge Samancı: https://www.ozgesamanci.com/ordinary-things

1974 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yerde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

Bu içeriği paylaş: