Adaletin mekânında hareket eden tam da mekânın kendisidir. Mekân hareket ettikçe sanık ve yasanın temsilcisi de pozisyonlarını değiştirmeden hareketlenebilir ve yerlerini değiştirebilirler.


AYŞEGÜL K. KAYNAR

Adaletin mekânı, içinde hareket edebileceğimiz, keşfe çıkabileceğimiz bir mekân değildir. Derrida’nın yardımıyla bir önceki yazıda (1) ifade edildiği üzere adalet mekânda bir konum alıştır, bir mevzilenmedir. Bu mevzilenme karşı karşıya durmaktır. Adaleti sağlayacak olan yasa ve adaleti arayan özne karşı karşıya gelirler ama arada hep bir mesafe vardır ve bu mesafe nedeniyle sanık, yasaya ve yasanın temsilcisine yaklaşamaz, dokunamaz. Bu mevzilenme ve mesafe yargılamanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Öyle ki yasanın temsilcisi sadece bu mesafeli ve karşılıklı duruş sayesinde dokunulmazdır. Bu duruşu terk ettiğinde, işini bitirip cübbesini çıkardığında sıradan bir insandır ve her etten kemikten insan kadar dokunulabilir, incitilebilir. Devlet, mekânsal özelliklerin hukukun üstünlüğü için değerini bildiğinden hâkim ve savcıları, adliye binası dışında da lojmanlarla ve makam arabalarıyla toplumdan izole eder. Öyle ki bir hâkimin, yarın öbür gün karşısına sanık olarak gelebilecek bir şahısla otobüste yanına oturması, sokakta yan yana yürümesi, aynı masada yemek yemesi, velhasıl aynı mekânı aynı statüde ve serbestçe paylaşması sınırlanmak istenir.

Adaletin mekânının unsurlarını detaylandırarak, bu temsili mekânın nasıl bir yer olduğunu daha iyi hayal etmeye çalışalım (ki şu ana kadar bahsettiğimiz şey, sanki bir çizgi üzerindeki iki noktadan ibaret görünüyor). İlk olarak mesafe. Derrida’ya göre mesafe, yasanın gücü ve otoritesiyle ilgilidir. Bireyler, yasaya saygı duydukları müddetçe yasa da onlara hitap edebilir. Benzer bir açıklamayı ünlü avukat Jacque Verges de yapar. Ona göre ceza davalarının belirleyici unsuru, sanığın toplumsal düzen karşısındaki duruşudur. Sanık düzeni kabul ederse dava mümkündür ve sanıkla mahkeme heyeti arasında diyalog kurulur. Buna “uyum davaları” diyor Verges. Bir de “kopuş davaları” vardır ki, orada sanık düzeni reddeder ve hukuki mekanizma dağılır. Yine de uyum davaları ve kopuş davaları stratejileri birer şablondur. Kopuşa ve uyuma; hukuki düzenin kabulü ve reddine dair unsurları ve taktikleri birçok davada bir arada görmek mümkündür.

İkincisi pozisyon. Adaletin mekânında ne sanık ne de yasanın temsilcisi yerinden kımıldayabilir. Pierre Bourdieu’nün (2) yardımıyla ve bir öznenin “yeri” ile “pozisyonu” arasındaki farklılaştırmayla konuyu açıklayabiliriz. Buna göre öznenin yeri, yatay ve dikey eksenlere göre tespit edilir; koordinat sisteminde bir nokta işaretlermiş gibi. Eğer sadece yer tespit ediyor olsaydık, sanık ve yasanın temsilcisi arasındaki ilişkiyi iki boyutlu bir düzleme yerleştirebilirdik. Pozisyon ise bir şeyin eksenlere göre değil, öznelerin birbirlerine göre mekânsal dağılımını ifade eder. Pozisyon bu nedenle özneler arası ilişkilerle tespit edilir ve özneler arası ilişkilerin zaman içinde oluşturdukları farklı gruplaşmalara ve konfigürasyonlara önem verir. Adalet mekânının nasıl bir yer olduğunun tespitinde asli olan, sanık ve yasanın temsilcisinin karşı karşıya durarak aldıkları pozisyondur. Hiyerarşi, bu pozisyonun unsurlarından biridir.

Bir sanık ve yasanın temsilcisi, ne kadar karşılıklı duruyor olsalar da birbirlerine göz hizasından bakmazlar. Zira yasanın temsilcisi her zaman sanıktan üstündür. Bu üstünlük kelimenin her iki anlamlarıyla da doğrudur. Hem savcılar ve hâkimler devlet tarafından yetkilendiriliyor ve maaşları ödeniyor oldukları için mahkeme salonunda güçler dengesiz dağıtılmıştır, hem de yasanın üstünlüğü ilkesi yasanın temsilcisine de avukat karşısında üstün bir statü kazandırmıştır. Bu üstünlük kendini mekânda, hâkim ve savcıların oturdukları ve sanıkla avukatına tepeden bakmalarına imkan veren kürsüde sembolize eder. Hal böyle olunca sanık, yasanın temsilcisinin karşısında ve aşağısında durur; sanığın yasanın temsilcisine bakışı da düz değil, yukarıya doğru eğimli, açılı bir bakıştır (3). Açıktır ki bu pozisyon alış, adaletin mekânını iki boyutlu düzlemleri bir tarafa bırakıp, üstü ve altı da olan üç boyutlu yapılar olarak hayal ve temsil etmeyi gerektiriyor.

Adaletin üç boyutlu mekânına siyasi davalarda ne olur? Siyasi davalarda yargı yürütmeye bağımlıdır ya da tersten söyleyecek olursak, yürütme yargılamaya müdahale eder. Bu bağımlılık yürütmenin, yasanın temsilcisini kendine doğru çekmesi, yaklaştırmasıyla temsil edilebilir. Bu çekmeyle mekân da esner ve uzar. Yürütmenin esnetmesiyle adalet arayan Kaftancıoğlu, Atalay, Demirtaş ya da Yapıcı ile yasanın temsilcisi arasındaki mesafe daha da açılır ve yasanın otoritesi; otoritenin hacmi ve ağırlığı artar. Yürütme lehine böylesi sündürülmüş bir mekân, adaletin mekânının elastik ve deforme olabilen yapısını gösterdiği için önemlidir. Ancak daha da önemlisi şu: Adaletin mekânında hareket eden tam da mekânın kendisidir. Mekân hareket ettikçe sanık ve yasanın temsilcisi de pozisyonlarını değiştirmeden hareketlenebilir ve yerlerini değiştirebilirler. Mekânı hareket ettiren dinamikler güç ilişkileridir. Adaletin mekânını fiziksel mekândan ayırıp temsili bir yer olarak hayalimizde kurmamızı sağlayan şey de özneler arasındaki güç ilişkilerini açığa çıkarmamız, bu ilişkileri takip etmemiz ve mekanın sabitliğini bu ilişkiler içinde eritmemiz, tüketmemizdir. Bu güç ilişkileri arasında siyasi iktidarın nüfusu, sanıkların etik duruşları ve savunmaları, sokaktan yükselen sesler, medya, kamuoyunun ve uluslararası aktörlerin baskısı vardır.

Madem adaletin mekânı müdahaleye açık ve elastik, Kaftancıoğlu, Atalay, Demirtaş ya da Yapıcı adaleti kendi lehlerine nasıl şekillendirebilir? Daha önce cevaplamaya söz verdiğim soru işte buydu. Bu soruyu Verges’in pratiğiyle yanıtlayacağım. Verges’in bir siyasi davada güttüğü savunma taktiklerinin ilki, yürütme ve yargı arasındaki işbirliğinin ifşasıdır. Hâkimin, savcının ve de hükümetin hepsinin aynı tarafta olduğunu ve mahkemenin sanığa karşı önyargılı davrandığını kamuoyuna ilan eder. Mahkemenin sanığa düşmanca yaklaştığını ve bir taraf olduğunu daha dava başlar başlamaz olabildiğince yüksek sesle söyler. Bu noktadan sonra Verges, mahkemenin tüm oklarını avukata çevireceğini bilir ve atılan her bir oku, yargının önyargılı ve yargılamanın da hatalı olduğunun ispatı olarak kullanır. Aslında burada Verges’in yaptığı, yürütmenin yargıya müdahalesi ve taraflı hâkimler nedeniyle adaletin mekânının en baştan deforme olduğunu kamuoyuna bildirmekten çok da başka birşey değil.

Verges’in taktiklerinden bir diğeri, kamuoyunun ilgisini davaya çekmeyi ve sanık lehine kamuoyunda pozitif bir imaj çizmeyi içerir. Ancak burada kalmaz. Verges, medyayı da kullanarak kamuoyunu davanın içine katar. Mahkemenin terazisinin bozuk olduğu, sanığın bu mahkemede, bu hâkim ve savcılar tarafından adil yargılanamayacağı gösterildikten sonra mahkeme üzerinde bir kamuoyu baskısı oluşturmaya çalışır. Amaç, hâkim ve savcının yasayı yorumlamadaki tekelini kırmak ve onların yasa yorumunun yerine, halkın yorumunu koymaktır. Verges’in bu şekilde mahkemelerin elinden kurtardığı sanıkların sayısı az değildir. Elbette kamuoyu baskısıyla karşılaşan hâkim ve savcıların ne karar vereceği bilinmez ama sanık bir kere kamuoyu nezdinde aklanmış olacaktır.

Verges yasal mevzuattan veya içtihattan alıntı yapma konusunda gönülsüzdür. Savunmalarında sanık ve yasanın temsilcisi arasındaki ilişkiyi sorgulamaya odaklanır ve alıntı yapmak için edebiyat eserlerini tercih eder. Ancak bu, yasal tartışma zeminini tamamen terk ettiği anlamına gelmez. Tercih ettiği hukuki dayanak, masumiyet karinesidir. Verges’in bütün bir hukuku, bütün hukuki normları bu karineden yola çıkarak ve bu karineye sorgulatarak yorumladığını söyleyebiliriz. Masumiyet karinesi sanığa yasa karşısında bir çeşit dokunulmazlık verir, yasanın sanığa derhal ulaşmasına engel olur.  Dahası, Verges için masumiyet karinesi geçerliliğini hiç bir zaman yitirmez, dava kaybedilmiş olsa bile. Sanık suçlu olduğu zaman dahi masum olabilir, zira sanığı yargılayan ve suçlu bulan yasalar sorunludur. Sanığın masumiyetini ihlal ederek onu suçlu ilan edebilmişlerdir. Bir o kadar bu suçluyu yaratan toplum ve toplumsal koşullar da suçludur; onlar hep göz ardı mı edilecektir? Peki, bu hâkimler ve savcılar? Sanık suçludur, ama hâkim ve savcılar çok mu masumdur?

Verges’in siyasi dava yorumunun ve savunma taktiklerinin adaletin mekânında yarattığı etkileri şöyle özetleyebilirim:

  • Hâkim, savcı ve yürütme. Bunlar üç ayrı özne olsalar da mekânda aynı pozisyonda bulunurlar; sanık karşısında aynı pozisyonu işgal ederler. Başka bir değişle, tek bir noktada üç özne üst üste binmiştir. Bu noktada iktidar ilişkileri öyle yoğunlaşmıştır ki mekânı kendisine doğru çeker.
  • Kamuoyu, sanık lehine bir güç unsuru olarak inşa ve adalet mekânına dâhil edilir. Verges’in tecrübelerinde kamuoyunun gücü ve davalar üzerindeki etkisi büyük olmuştur; adaletin mekânını sanık lehine esnetmiştir. Ancak kamuoyunun güç ve etkisinin büyük olmadığı örnekler de vardır. Bu durumda adaletin mekânında yarattığı değişim için bombeleşme denebilir.
  • Masumiyet karinesi, hukuka saygıyı koruyarak sanığı yasadan uzaklaştıracağı için adaletin mekânını sanık lehine esnetir.

 

Böylece ortaya çıkan adaletin mekânı, adı olmayan, deforme, tuhaf bir şekildir.

Her koşulda mesele, adaletin mekânının bir sabite ve veri değil, güç ilişkileriyle dönüşen ve çekişmeli bir alan olduğudur. Bu alan, form değiştirdiğinde yitirmediği niteliksel özelliklere sahiptir.

Son soru: Verges’te kopuş davalarında ne olur? Sanık, pozisyonunu terk edip, yasanın temsilcisine arkasını dönüp gider mi? Adaletin mekânı orta yerinden kopar mı? Bu soruları kısmetse bir sonraki yazıya bırakalım.


Referanslar

1)  Ayşegül K. Kaynar  “Kaftancıoğlu kararında zaman ve mekân – I: Derrida’nın önyargısı”

Kaftancıoğlu kararında zaman ve mekân – I: Derrida’nın önyargısı

 

2) Nikolaus Fogle (2011) The Spatial Logic of Social Struggle: A Bourdieuian Topology. Lexington Books

3) Derrida da adalete doğrudan hitap edilemeyeceğini, dekonstrüksiyonun adalete ancak çapraz (oblique) bir biçimde bakabileceğini söyler. Adalet hakkında doğrudan konuşulamayacağını, adaletin doğrudan izlekleştirilemeyeceğini ve nesneleştirilemeyeceğini, onun hakkında ancak çapraz konuşulabileceğini belirtir. Bkz J. Derrida (2014) “Yasanın Gücü, Otoritenin Mistik Temeli” içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine, sf. 53. Metis Yayınları.


RESİM: Honoré Daumier, “Une cause célèbre” [Bir büyük dava], 1862-1865.


 

 

 

Ayşegül K. Kaynar

Siyaset bilimi doktorudur. Çağdaş Türkiye siyaseti, hukuk devleti ve asker-sivil ilişkileri üzerine yayınları bulunmaktadır. Çalışmalarına Humboldt Universität zu Berlin’de devam etmektedir.

Bu içeriği paylaş: