Siyasi davalarda sanıkların çoğu siyasete değinir ve davayı iktidar mücadelesi bağlamına oturturlar. Kopuş davalarıyla bu itirazlar arasındaki fark bir derece meselesi değildir. Can Atalay’ın savunması mı daha siyasidir, yoksa Demirtaş’ınki mi? Bu sorunun cevabı yoktur.


AYŞEGÜL K. KAYNAR

Adaletin mekânı katı değildir; güç ilişkileriyle dönüşen çekişmeli ve elastik bir alandır. Bu alan, form değiştirdiğinde yitirmediği niteliksel özelliklere sahiptir ki bu özelliklerin başında sanık ve yasanın temsilcisinin karşılıklı pozisyonları gelir. Yine siyasi davalarda adaletin mekânının deforme olduğunu bir önceki yazıda (1) belirtmiştik. Bu deformasyonun sebebi adaletin taraflarının üçten ikiye indirgenmesiyle yapılan yeni düzenlemedir. Özkan Agtaş’ın (2) belirttiği üzere adalet, üçüncü tarafın adaletidir ve kendini ne iddia ne de savunma olarak sunan tarafsız bir üçüncünün tahakkümü altında gerçekleşir. Hâlbuki siyasi davalarda hâkim ve savcı (ve de tamamen gayri meşru olarak yürütme erki) aynı yeri kaplayarak, sanık karşısında mekânda aynı pozisyonda bulunarak üçlü düzeni ikili düzene indirmiştir. Üçüncü tarafın imhası, diyor Emilios Christodoulidis (3), yargılamanın siyasallaşmasının bir anı olarak hem yasallığın yeniden mevzilendirilmesi hem de reddedilmesidir. Hâkim, çoktan iddia makamıyla ortaklaştığı için sanığa yöneltilen iddiaların karara dönüşeceğinin büyük oranda önceden tahmin edildiği siyasi davalarda savunma ne yapmalıdır ya da ne yapabilir? Verges’in kopuş stratejisini geliştirirken yanıtladığı soru budur.

Bir savunmayı kopuş yapan şey, rol değişimidir. Savunma kendinden beklenen rolü oynamayacak; iddia makamının rolünü üstlenerek itham edecek, suçlayacak, yargılayacaktır. Kopuş, iddia ve savunma makamlarının pozisyonlarını değiştirmeden rollerini tersine çevirmesidir: Sanığın, savunma makamından itham etmesi, yasanın temsilcisinin zan altında kalmasıdır. O halde evvel emirde kopuş, sanığın pozisyonuyla bu pozisyona sadece mahkeme değil tüm toplum tarafından atfedilen rol arasındaki bir kopmadır. Öngörülemezdir, beklentilere aykırıdır.

“Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır.”

Ahmet Şık

 

“Sizleri yargıç olarak kabul etmiyorum. Sadece sizi değil, temsil ettiğiniz her şeyi reddediyorum.”

Selçuk Kozağaçlı

Kopuş davalarının ikinci unsuru, meşruiyetin sorunsallaştırılmasıdır. Kopuş, yargılamanın meşruiyeti konusunda iddia ve savunma makamları arasında bir anlaşmazlık ortaya çıkması demektir. İddia makamı yasallıkla meşguldür ve meşruiyeti verili kabul eder. Savunma ise daimi olarak mahkemenin meşruiyetini sorgulayarak sanığın yargılanmasının gayri meşruluğunu kurmaya çalışır. Şık ve Kozağaçlı bu meşruiyet sorgulamasını öncelikle mahkemenin üçüncünün adaleti olmadığının altını çizerek yaparlar. Şık, “yargının tarafsız ve bağımsız olmayıp verilen talimatları yerine getiren bir iktidar sopası olduğunu” ya da Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik kovuşturmada görev alan yargı mensuplarının “talimatları yerine getiren birer memurdan öte kişiler olmadığını” söyler. Kozağaçlı da tüm mahkeme heyetinin “tek bir iktidar odağının ihtiyaçlarını karşılamak ve onun varlığını sürdürmek üzere” yeniden yapılandırıldığını belirtirken üçüncü tarafın imhasına atıfta bulunur. Savunmanın meşgul olduğu asıl konu meşruiyetken yasallığı (iddianamelerin ne kadar kötü yazıldığını, olguların bağlantısız olduğunu, somut delil yokluğunu, delillerin sahte olduğunu, “suç” denilen eylemlerin suç olmadığını) tartışmaya açmak ise tercihidir. Şık bunu yapar, Kozağaçlı yapmaz:

Dosya üzerine konuşmak faydasız. Sadece bunu hak etmeyecek kadar kötü hazırlandığı için değil; bir “dava dosyası” karşısında olduğumuz yanılsamasını sizinle paylaşmadığımın bilinmesi açısından da böyle. Onun yerine, doğrudan aramızdaki gerçek meseleyi konuşmaya başlamak daha verimli olacak.

Kopuş davalarında sanığın kendini aklama ve eylemlerini açıklama çabası ya hiç yoktur ya en alt seviyededir ya da arka plana düşmüştür. Ön planda sanığın mahkemeye, bu mahkemeye otorite veren siyasi iktidara ve de toplumsal düzene karşı itirazı yer alır. Verges’e göre savunmanın kullanımına uygun bir taktik “ama sen de” dir (tu quoque). Bu taktiği Verges Nazi dönemi savaş suçlusu Lyon Gestapo şefi Klaus Barbie’yi savunurken kısaca şöyle kullanır: Naziler soykırım yapmış olabilir. Ama bir Nazi’yi yargılamaya kalkan Fransız mahkemesi bilmelidir ki Fransa da Cezayir de soykırım yaptı ve bu soykırım hiç yargılanmıyor. Genel olarak soykırımı bir suç olarak görmediğini Fransa’yı aklayarak gösteren mahkeme Verges’e göre Barbie’i yargılayacak meşru bir zemin değildir. Şık, “bizleri FETÖ’cü olmakla suçlayan FETÖ sanığı savcınız Murat İnam” derken ya da Kozağaçlı hakkında tutukluluğa devam kararını veren savcının FETÖ üyeliğinden 25 yıl hapis cezası aldığını belirtirken benzer şekilde, kendilerini terör örgütü üyeliğiyle itham edenlerin terör örgütü üyesi olduklarını gündeme getirir ve bu şartlarda mahkemenin devam etmesinin gayri meşruluğunu vurgularlar.

Tu quoque hamlesi, davaya neyin dâhil olduğunu ve neyin dışarıda kaldığını yeniden belirler, içerilme-dışlanma sınırını yeniden çizer. Yukarıdaki örnekte sömürgecilik karşıtı hareketler ve Cezayir’in özgürlük mücadelesi Gestapo şefi Barbie’nin davasına dâhil edilmiştir. Yine tu quoque hamlesiyle sanık iddia makamının kapalı siyasi gündemini ve iddiaları arkasındaki siyasi maksadı deşifre etmekle kalmaz; mahkemenin çizdiği siyasi rotayı boşa çıkararak kendi siyasi gündemini mahkemeye taşır ve bu siyasi gündem üzerinden konuşmasını sürdürür. Bu nedenle kopuş, hukukun siyasi niteliğini ortaya çıkarmak için hukuka yönelen yine siyasi bir yaklaşımdır. Bu bağlamda Şık’ın gündemi AKP ve Gülen Cemaati arasındaki ittifak ve de medya ile siyasi iktidar ilişkisidir.

AKP iktidarı, bugünün azılı düşmanı olan yakın geçmişteki suç ortağı Gülen Cemaati’nin yadsınamaz katkılarıyla, hedefledikleri ortak menzile ulaşma gayesiyle Türkiye medyasının büyük çoğunluğunu dizayn etti.

Cumhuriyet Gazetesi’nde aradığınız örgüt, siyasi parti kılığında ülkeyi yönetiyor.

Cemaat kendilerini hedef alana dek uyarı ve eleştirileri dinlemeyip, devleti tüm kurumlarıyla birlikte bu çeteye teslim eden, suçlarına ortaklık yapanlar şimdi “kandırıldıklarına” inanmamızı istiyorlar. Hayır kandırılmadınız. Aksine, birlikte kandırmaya çalıştınız.

Kozağaçlı’nın gündeminde ise anayasal devlette siyasi rejimi değiştirme hakkı, sosyalizm mücadelesi, siyasal şiddet; kısaca, liberalizmin bel kemiği olan siyasal ideolojilerin eşitliği karşısında hukukun tutumu vardır.

‘(…) beni ‘devrimci’, ‘sosyalist’, ‘komünist’ olduğum için yargılıyorsunuz, başka bir suç veya eylem gösteremiyorsunuz’ diyen kişiye; ‘evet bunlar yasadışı silahlı örgüt ideolojileri, o nedenle zaten bunu ikrar etmen yeterli’ diyebilir misiniz? Yani zaten demişsiniz ama bunu meşru olarak yapıp yapamayacağınızı tartışıyoruz.

Ne yaptığımızdan değil, ne olduğumuzdan davacısınız. Bu da aramızdaki meselenin konuşulmasını hukuksal olarak zorlaştırırken, siyasal olarak kolay ve anlaşılabilir kılıyor. Devletten hatta artık onu tek başına temsil etme iddiasında bulunan devlet başkanından yana olmamızı istiyorsunuz. Bu siyasal bir talep, cevabı da öyle olmalı.

Kozağaçlı’ya göre hukukun şiddet ile doğrudan bir sorunu yoktur. Ne zaman ki şiddet siyasi rejimi değiştirmeye yönelir, o zaman hukuk şiddeti yasaklar. Yoksa “(…) kafa kesmeler, yakmalar, cinsel tecavüzler, kimyasal yok etmeler…” sizin için siyasal bir endişe konusu değil. Silah verirken de bombalarken de rahatsız olmuyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki iktidarınıza talip değiller.”

Tu quoque aynı anda iddia makamını itham eder, mahkemenin meşruiyetini reddeder ve de üstüne üstlük yargılamayı ters yönden ikinci kez siyasileştirir. Davanın didaktik işlevi ve siyasi niteliği ters yüz olur. Kopuş davalarında sanık, itirazıyla tüm adalet evrenini alt üst eder, içini dışına çevirir.

Bunu ters yüz oluşu yaratan nedir? Tutum. Sanığın tutumu. Sanık, kendisinden beklendiği gibi yasanın temsilcisine alttan, yukarı doğru eğik bakmayı, aralarındaki hiyerarşiyi sürdürmeyi ve kendini ikincil, aşağılık görmeyi bırakmış; kendini yasanın temsilcisinin seviyesine yükseltmiş, onunla eşit tutmaya ve ona göz hizasından bakmaya başlamıştır. Bu doğrultuda, bir uyum davasında tek yenme isteği vardır; kopuş davasında ise iki, diyor Verges. Eşitliği kurma anının mahkeme salonlarında nasıl büyük bir infial uyandırdığını ve infilaka sebep olduğunu, yargı açısından kabul edilemezliğini kelimelere dökmek zordur.

Mahkeme Başkanı: Böyle savunmaya izin vermem.

Şık: Neden?

Mahkeme Başkanı: Sanığı dışarı alıyorsunuz. Savunmasını kesiyorum.

Şık: Bu siyasi bir dava. Umarım siz kendiniz gibi bir mahkemede yargılanmazsınız. Gün gelecek siz yargılanacaksınız, burada siz olacaksınız, unutmayın bunu.

Mahkeme Başkanı: Ahmet Şık bundan sonra bu yargılama salonunda olmayacak.

Savunma hemen susturulur, mikrofonlar hemen kapatılır.

Mahkeme Başkanı: Tamam oturun yerinize.

Kozağaçlı: Temsil ettiğiniz ahlaksızlığı, temsil ettiğiniz zoru reddediyorum.

Mahkeme Başkanı: Tamam otur yerine, kapatıyoruz mikrofonu.

Yasanın temsilcisi sanığa, sanığın tezlerine, sorularına ve itirazlarına cevap vermez, hatta duymaz. Sanık, mahkeme salonunda hukuk düzeni tarafından soğurulamayan ya da sahiplenilemeyen bir siyasi muhalefet alanı yaratmıştır (4). Bu alan mahkemeye dâhil olmasına, içinde bulunmasına rağmen adaletin tecellisine dâhil edilememektedir. İşte: Kopuş gerçekleşmiştir.

Kopuş nerede kayıtlıdır? Bu soruyu birden fazla kez soracağız. Kopuş davaları kurumlar, iktidar ilişkileri, yasalar, sert kurallar ve bürokrasiden örülü; katılaşmış, sağlam ve yıkılmaz addedilen siyasi yargılamaların tam ortasında insan unsurunu, özneyi ortaya çıkarır. O ana kadar başrolde yasanın temsilcisinin yer aldığı, kameraların hep hukuk ve yasaları çektiği yargı sahnesinde ışık aniden sanığı aydınlatmaya başlar. İçi dışına çıkmış, ters yüz edilmiş bu yargılamada artık sanığa yöneltilen her suçlama, aşağılama; mahkemenin sanığı her susturma hamlesi ters bir hareketle onu kahramanlaştıracaktır.

Kopuş, eninde sonunda sanığın tutumundadır ve bir konuşma edimidir. Bu konuşma edimi, konuşmanın reddini dahi talep edebilir, 1968 yılında Frankfurt’da mahkemeye çıkan Kızıl Ordu Fraksiyonu üyesi Gudrun Ensslin’in son savunmasını yapmayı reddetmesinde olduğu gibi: “Beni dinliyormuşsunuz izlenimi yaratma şansını size vermek istemiyorum” (5). Konuşma ediminin diyaloğa girdiği ve üzerinde düzeltme yaptığı ilk şey devletin dili ve bu dile gömülü ideolojidir. Devlet ideolojisi ve sanıktan suçlu yaratan yasal kategoriler karşısında sanık kendini, kendi kavramları ve diliyle tanıtır. Şık, mahkemeyi terörist değil gazeteci, Kozağaçlı ise avukat olduğu yönünde düzeltir. Verges’in ve Christodoulidis’in verdiği Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi ve Kızıl Ordu Fraksiyonu davaları örneklerinde dil üzerindeki anlaşmazlığın boyutu (terörist X direnişçi; saldırı X özgürlük mücadelesi; cinayet X meşru müdafaa) çok daha yüksektir.

Kopuş nerede kayıtlıdır? Siyasi davalarda sanıkların çoğu siyasete değinir; davayı iktidar mücadelesi bağlamına oturtur ve davanın yasal temellerinin zayıflığını dile getirirler. Kopuş davalarıyla bu itirazlar arasındaki fark bir derece meselesi değildir. Can Atalay’ın savunması mı daha siyasidir, yoksa Demirtaş’ınki mi? Bu sorunun cevabı yoktur. Kopuş bir nicelik, bir niceliksel birikim, bir kademeli artış değildir. Kopuş, mahkemenin kabul ettiği konum ve rol durumundan, kabullenemeyeceği başka bir duruma niteliksel bir sıçramadır; tutum ve konuşma edimiyle doğan bir niteliktir. Yasanın gücü karşısında sanığın o salonda bulunuşunun, mevcudiyetinin; mahkemenin duymadığı, cevaplamadığı ama susturarak varlığından haberdar olduğunu gösterdiği, soğuramadığı ama yok da edemediği belagatin gücüdür. Bir tutum ve konuşma ediminin niteliksel olarak adaletin mekânını ters yüz edebiliyor olması, bu tutum ve konuşma ediminin sınıfsallığındandır. Verges’in de bizim de verdiğimiz örneklerde sınıf farklılıkları aşikârdır.

Kopuş nerede kayıtlıdır? Kopuş nihayetinde sanığın ta kendisinde kayıtlıdır, sanığın sınıfsal kimliğinde ve geçmişinde. Kopuşu gerçekleştiren tutum ve konuşma ediminin gücü, sanığın kişisel tarihinin, biyografisinin bir türevidir. Her sanık kopuşu gerçekleştiremez, her sanık mahkemenin meşruiyetini sorgulatamaz.  Ya da tersten ifade edelim: Neden o değil de bu kişinin savunması kopuş gerçekleştirmiştir? Yanıt: O kişi olduğu için. Cumhuriyet Gazetesi Davası’nda mahkeme başkanı Şık’ın “protest bir adam” olduğunu herkesin bildiğini, mahkeme heyetinin de bildiğini söylüyor. Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Davası’nda kimin avukatlığını yaptığına ilişkin otuz yıllık süredurumun yarattığı kimlik ile suçlandığını söylüyor. İşte Şık ve Kozağaçlı’nın savunmalarının davaya neyin dâhil olduğunu ve neyin dışarıda kaldığını yeniden belirleyebilmesinin, davanın didaktik işlevini ters yüz; adalet evrenini alt üst edebilmesinin, mahkeme salonunda bir infial uyandırabilmesi ve infilaka sebep olmasının nedeni de bu protest kimlik ve otuz yıllık süredurumdur.

Kopuş davalarının mekânda yarattıkları etkiye ve dolayısıyla adaletin temsili mekânının topolojik analizine hiç başlayamadık. Artık bir sonraki sefere.


REFERANSLAR

(1) Ayşegül K. Kaynar (2022) Adaletin mekânı-II: Verges’in savunma taktikleri, https://mavidefter.net/adaletin-mekani-ii-vergesin-savunma-taktikleri/

(2) Özkan Agtaş (2017) Ceza ve Adalet. Metis Yayınları

(3) Emilios Christodoulidis (2011) “Political trials as events” içinde Fleur Johns, Richard Joyce ve Sundhya Pahuja (ed.) Events: The Force of International Law, Routledge Press, s: 130-145

(4) Emilios Christodoulidis (2009) “Strategies of Rupture”, Law Critique 20, s. 3-26

(5) Christodoulidis 2011, “Political trials as events”.


RESİM: Fransız ressam Honoré Daumier’in, yargıçları uyurken göstererek hukuk sistemini hicvettiği bir karikatür. [1846]


 

Ayşegül K. Kaynar

Siyaset bilimi doktorudur. Çağdaş Türkiye siyaseti, hukuk devleti ve asker-sivil ilişkileri üzerine yayınları bulunmaktadır. Çalışmalarına Humboldt Universität zu Berlin’de devam etmektedir.

Bu içeriği paylaş: