12 Eylül Türkiye işçi sınıfı genelinde örgütlenme cesareti ve atılımına ciddi zarar verdiği gibi yasal düzenlemeler de sendikalaşmayı zorlaştırdı. 90’lı yıllardan bu yana süren özelleştirmeler ise işçi sınıfı içinde güvencesizliği artırdı. Basın sektörü özelinde işletme sahipliğindeki tekelleşme, sendikacılığa cepheden karşı pozisyon aldı. 1991’de Milliyet’te sendikayı tasfiye eden Aydın Doğan, sonrasında satın aldığı Hürriyet gazetesini de 1994’te sendikasızlaştırdı. Aydın Doğan’ı diğer medya patronları izledi.


İLYAS COŞKUN

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) 2013 yılından bu yana ısrarla sürdürdüğü örgütlenme ve hak alma mücadelesinde, örnek gösterilmeye başlandığı yeni bir döneme adım attı. Dokuz yıllık bu süreç ve onun başarıyla sonuçlanan son halkası olan BBC İstanbul Bürosu grevi bir tesadüf mü yoksa fikri bir ısrarın sonucu mu? Yazımız bu soruya yanıt vermeye çalışıyor. İlk önce işkolu ve sektöre dair genel ekonomik verilerle başlayacağım. Ardından bu nesnel gerçeklik üzerinden sendikal çalışmada kurumsallaşması için çaba harcadığımız ilkeleri paylaşacağım.

İşkoluna kısa bir bakış

İşkolu yönetmeliği, sendikaların yasal faaliyet alanının sınırını çiziyor. Diğer bir deyişle o sınır içinde kalan kayıtlı çalışan sayısını ve işkolu barajını geçmek için gerekli sayıyı belirliyor. Aralık 2012’den önce TGS, “gazetecilik” iş kolunda faaliyet yürüten tek sendika idi[1]. Söz konusu tarihte yapılan işkolları düzenlemesiyle iki işkolu birleştirildi ve “basın, yayın ve gazetecilik” işkolu ortaya çıktı. İlgili işkolu içinde farklı alt sektörleri işaret eden 14 sınıf bulunuyor. Bu sınıflardan bazıları şunlar: “Gazetelerin basımı”, “Diğer matbaacılık”, “Kitap yayımı”, “Gazetelerin yayımlanması”, “Dergi ve süreli yayınların yayımlanması”, “Radyo yayıncılığı”, “Televizyon programcılığı ve yayıncılığı faaliyetleri”, “Haber ajanslarının faaliyetleri”, “Ciltçilik ve ilgili hizmetler” ve “Madeni para basımı”. Kısacası son düzenlemeyle birlikte TGS’nin yasal faaliyet sınırlarını oluşturan “basın, yayın ve gazetecilik” işkolu, gazetecilik mesleği kapsamını aşıp daha geniş bir çerçeveye işaret eder hale gelmiş durumda.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, her yılın ocak ve temmuz aylarında açıkladığı istatistiklerle kayıtlı çalışanlar içindeki sendikalaşma oranını kamuoyuyla paylaşıyor. Ocak 2022’de açıklanan son istatistiklere göre, dâhil olduğumuz işkolunda toplam kayıtlı çalışan sayısı 95.484. Bir önceki dönemde (Temmuz 2021) bu sayı 93.795 idi. İlk bakışta bir yükseliş göze çarpsa da işkolunda toplam kayıtlı çalışan sayısı uzun dönem esas alındığında bir düşüş eğilimi içerisinde. Ocak 2013 istatistiklerini dikkate aldığımızda bu sayının 104.141 olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle Ocak 2013 ile Ocak 2022 dönemleri arasında iş kolundaki mevcut kayıtlı istihdamda %8,32’lik bir daralma söz konusu[2].

Bakanlığın ilgili aylarda açıkladığı verilerin dışında sadece sendika yöneticilerinin erişebildiği aylık işkolu işyeri listeleri de bize bu hususta önemli şeyler söylüyor. Bu listeler üzerinden yaptığımız araştırmaya göre gazetecilik faaliyeti yürüten işletmelerdeki kayıtlı çalışan sayısının yaklaşık 23 bin olduğunu söyleyebiliriz. Bu sayıyı daha detaylı incelediğimizde “Gazetelerin yayımlanması” başlığı altında 10 bin; “Televizyon programcılığı ve yayıncılığı faaliyetleri” başlığı altında 8 bin; “Haber ajanslarının faaliyetleri” başlığı altında 4 bin; “Radyo yayıncılığı” başlığı altında ise yaklaşık bin kayıtlı çalışan olduğunu görüyoruz.

Özetle “basın, yayın ve gazetecilik” işkolunda, gazetecilik mesleğini icra ettiğini düşündüğümüz kayıtlı çalışan sayısının işkolundaki toplam kayıtlı çalışan sayısı içindeki payı yaklaşık %24. Bu sayılar neden önemli? Yasal olarak bir sendikanın toplu sözleşme ehliyetine sahip olabilmesi için %1’lik işkolu barajının üzerinde olması gerekiyor. TGS, tarihsel olarak gazetecilik mesleğini icra edenler içerisinde örgütlenme pratiği ve geçmişi olan bir sendika. Ancak yer aldığı iş kolundaki kayıtlı çalışan sayısı daha geniş bir kümeyi oluşturduğu için bu kümenin nicel olarak aşağı ya da yukarı yönlü hareketliliği TGS’yi de doğrudan etkiliyor.

Tarihsel dönemeçler ve kırılmalar[3]

Türkiye’de gazetecilerin sendikalaşması elbette tekdüze bir seyir izlemeyip bir dizi dönemden ve kırılma noktalarından oluşuyor. Aşağıda, sosyal politika bağlamında sıraladığım dönemler ise sendikanın bugün geldiği noktayı belirlemesi açısından öne çıkıyor.

1901’de, Sultan Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümüne denk gelen ve başarısız olan ilk grevden 1952’de TGS’nin kuruluşuna kadar geçen süreyi, “kurumsallıktan ve yasal çerçeveden yoksun olunan dönem” olarak adlandırıyorum.

1952’den 1963’e kadar geçen dönemi ise “kurumsallaşmanın başladığı ancak tam bir yasal çerçeveden yoksun olunan dönem” olarak tarif ediyorum. Söz konusu dönem 1952 yılında, bugün “212” diye bildiğimiz Basın İş Kanunu’nun çıkarılmasıyla başlıyor. Bu kanun sayesindedir ki gazetecilerin sendika kurabilme hakkı yasal güvence kazandı. TGS’nin öncülü olan İstanbul Gazeteciler Sendikası (İGS) da yine aynı tarihte kuruldu. İGS’nin, toplu sözleşme düzeninin olmadığı bu yıllarda yapabildikleri de sınırlı oldu. Diğer yandan asgari ücretin kabulü, toplu sözleşme, tazminat, yıllık izin, meslek içi eğitim, gazetecilerin özgürlük ve sosyal güven içinde çalışabilmeleri gibi bir dizi başlığı kapsayacak şekilde toplantı ve etkinlikler düzenleme başarısı gösterdi. Belirtmek gerekir ki İGS’nin bu toplantı ve etkinlikleri bile dönemin Demokrat Parti hükümetini rahatsız etmeye yetti. Bu dönem, 1963 yılında çıkarılan “Sendikalar Kanunu” ve “Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu” ile son buldu ve sendikalar yasal düzlemde bugünkü kimliğine kavuştu.

1963’den 12 Eylül 1980 darbesine kadar geçen dönemi ise “örgütlenme ve kazanım” olarak adlandırmak doğru olacak. Gazetecilerin kolektif mücadeleye girişerek haklarını genişlettiği bu dönem içinde TGS her zaman ayrı bir yere sahip oldu. 1964 yılından 12 Eylül 1980’e kadar geçen sürede işkolunda imzalanan toplam toplu iş sözleşmesi (TİS) sayısı 116 iken bunların 107’sinin TGS tarafından imzalanması, gazetecilerin gösterdiği ilginin apaçık göstergesi. Yine bu dönemde, ortalama gazete satışının %80’den fazlasını sağlayan 5 gazetede TGS’nin TİS imzalama ve bunu sürdürme becerisi gösterdiğini de ekleyelim.


Tablo 1: Genel ve “gazetecilik” iş kolundaki TİS verileri (1964-1980*)

Yıl Genel TİS Sayısı İşkolu TİS Sayısı TGS DİSK Basın İş Türk İş Basın İş Diğer Sözleşme Süresi
1 yıl 2 yıl 3 yıl
64 1078 14 11 1 2 1 7 6
65 872 1 1 1
66 1152 4 3 1 1 3
67 2339 10 10 10
68 1332 7 6 1 7
69 1429 11 11 11
70 1516 5 5 5
71 1443 8 8 1 7
72 1603 5 5 5
73 1921 10 8 2 10
74 1724 6 5 1 1 5
75 1893 12 11 1 2 9 1
76 2408 4 4 4
77 2173 5 5 5
78 2225 7 7 7
79 2914 4 4 4
80* 1813 3 3 3

* 12 Eylül 1980’e kadar olan toplu iş sözleşmeleri


‘Kazanım’ derken neyi kastettiğimizi, 1979 yılında Milliyet gazetesi ile imzalanan ve 800 çalışanı kapsayan TİS’e dair birkaç ayrıntı vererek açıklayalım. TİS sayesinde o dönemki üyeler; brüt ücretlerinde yüzde 50 artış, seyyanen brüt 8.000 TL zam, işyeri ve meslek kıdem zamları ve sosyal yardımlarla birlikte %158–262 aylık ücret artışı, 2 haftada üç gün izin, gündüz çalışma süresi günde 8 saat ve haftada 44 saat iken bunu günde 7 saat ve haftada 38,5 saate düşürme hakkı elde ediyorlar. 1979 yılında, ülkemizde brüt asgari ücret tutarının 5.400 TL olduğunu da not edelim.

1980’den 2014’e kadar süren dönemi ise “sektörde tekelleşme, hak kayıpları, sendikasızlaştırma ve yalnızlaştırma” şeklinde ifade etmek yanlış olmaz. 12 Eylül askeri darbesi, bu “örgütlenme ve kazanım” dönemini uzun bir süre sekteye uğrattı. Darbe, Türkiye işçi sınıfı genelinde örgütlenme cesareti ve atılımına ciddi zarar verdiği gibi yasal düzenlemeler de sendikalaşmayı zorlaştırdı. 90’lı yıllardan bu yana süren özelleştirmeler ise işçi sınıfı içinde güvencesizliği artırdı. Basın sektörü özelinde işletme sahipliğindeki tekelleşme, sendikacılığa cepheden karşı bir pozisyon aldı. 1991’de Milliyet’te sendikayı tasfiye eden Aydın Doğan, sonrasında satın aldığı Hürriyet gazetesinde de 1994 yılında işyerini sendikasızlaştırdı. Aydın Doğan’ı diğer medya patronları izledi. 1952’de başlayan bayram gazetesi geleneği[4] ise Süleyman Demirel’in liderliğini yaptığı DYP-SHP hükümeti döneminde, 1992 yılında son buldu. Bu gelenek, Dinç Bilgin ve sahibi olduğu Sabah gazetesi tarafından bozuldu. Dönemin Basından Sorumlu Devlet Bakanı Gökberk Ergenekon’un “Bayramda alıştığım gazeteyi okumak isterim” sözlerinden de cesaret alan Bilgin, ceza ödemeyi göze alarak o yılki Kurban Bayramı’nda gazeteyi çıkarttı. Meslek örgütlerinden ve hatta diğer gazete sahiplerinden gelen itirazlar, dönemin hükümeti tarafından ciddiye alınmadı (ya da meslek örgütleri ciddi bir tepki göstermedi). Bunun üzerine bir sonraki bayramda diğer gazeteler de çıktı ve bayram gazetesi tarihe karıştı. Bu nedenle gazeteciler bayramda dinlenme ve bayram gazetesi sayesinde cemiyetlere gelen gelir vasıtasıyla kendilerine yapılan sosyal yardımlardan mahrum kaldı. Holding sahibi medya patronları, hükümetlerin özelleştirme politikalarını da canı gönülden destekledi, özelleştirilen kimi kurumları da bünyelerine kattı. Medya patronları bu dönemde basının gücünü kişisel çıkar ve menfaatleri için geçmişte hiç olmadığı kadar çok açık şekilde kullandı.

2012 ve 2013 yıllarında yaşanan iki gelişme, TGS’nin yakın tarihinde ciddi bir kırılmaya ve değişime kapı açtı. 2012 yılına kadar ağırlıkla Anadolu Ajansı’ndaki (AA) üyeleriyle ayakta kalmaya ve sektördeki fırtınayı atlatmaya çalışan TGS, bu dönemde Basından Sorumlu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıktan müdahalesi ve dönemin Genel Müdürü Kemal Öztürk’ün kara propagandası ile AA’dan tasfiye edildi ve kapasitesi, etkinliği ve üye sayısı ciddi yara aldı. İş kollarının birleşmesi sonrası Ocak 2013’te açıklanan ilk istatistikte, sendikanın, kayıtlı çalışan sayısı 15 binden 104 bine ulaşan iş kolunda %0,78 sendikalaşma oranıyla baraj altında kaldığı görüldü.

2013 yılında gerçekleşen sendika şube ve genel kurullarında genç gazetecilerin görev ve sorumluluk alma cesareti göstermesi, bu karamsar tablonun değiştirilip günümüzdeki başarıların elde edilmesine uzanan yolda atılan ilk adım oldu. Bu nedenle 2013 sonrası dönemi “yeniden canlanma/inşa” olarak ifade etmek yanlış olmayacak. Oldukça başarılı olan “5N1K1Sendika” kampanyasıyla gelen yüzlerce üyelik sayesinde işkolu barajı sorunu aşıldı. Ardından İstanbul şube yönetiminin çabaları sonucu, mesleki dayanışma ve sendikal haklar konusunda örnek bir tutum içinde olan Evrensel gazetesi, BirGün gazetesi ve Bianet ile toplu iş sözleşmeleri (TİS) imzalandı. Aynı süreçte Kocaeli Manşet gazetesinde yeterli çoğunluk sağlanarak TİS imzalama başarısı gösterildi. TGS’nin AA gibi bir kamu kurumu dışında özel basın kuruluşlarında da sendikalaşma girişimleri başlatması, sektörde yeni bir heyecana ve morale vesile oldu. Bu sözleşmeler nasıl başarıldı? TGS, bir yetkili işyerinin dahi olmadığı medya sektöründe bu düzeni değiştirmeye aday olduğunu, mesleki dayanışmayı öne çıkararak çok iyi gösterdi ve gazetecileri ikna etti. Her bir kazanım, ihtiyaç duyulan her yerde sendikanın olması, her bir haklı itiraz TGS’yi daha da büyüttü.

Geldiğimiz noktada 2014’ten bu yana Evrensel gazetesinde, 2016’dan bu yana Bianet’te, 2017’den bu yana 9 Eylül gazetesinde, 2018’den bu yana Yön Radyo’da, 2019’dan bu yana Gazete Duvar, Reuters Haber Ajansı ve Refinitiv Enformasyon’da, 2021’den bu yana Ege İz Gazete, AFP Türkiye bürosu, Cumhuriyet gazetesi, Dokuz 8 Haber, BBC İstanbul bürosu ve AP Türkiye bürosunda, Ocak 2022’den bu yana ise Medya A.Ş. ve Podfresh’de yetkili sendika olarak gazetecilerin tercihi oldu. Medya sektöründe yasal bağlamda sendikalı olup da TGS’nin yetki ehliyetinin olmadığı iki işyeri var: Bunlar birer kamu kuruluşu olan AA ve TRT, yetkili sendika ise Hak İş’e bağlı Medya İş.

Madalyonun iki yüzü

Bu “yeniden inşa” dönemini öncekilerden ayıran temel bir fark var: TGS’nin hem bir meslek örgütü hem de emek örgütü olduğu gerçeğini hiç unutmadan faaliyet yürütebilme becerisi. Bu önemli çünkü sendikayı sektörde var olan cemiyet ve derneklerden ayıran biricik fark, sendika olmaktan kaynaklı elde ettiği toplu sözleşme yapabilme ehliyetidir. TGS bu sayede basın özgürlüğünü, editoryal bağımsızlık ve gazetecilerin kolektif haklarını kapsayan genişlikte bir kavram olarak yorumluyor ve mücadelesini de bu yorumu esas alarak sürdürmeye özen gösteriyor. Bu özgünlük, sendikanın günlük çalışmasını ve söylemini de doğrudan etkiliyor. Buna göre; gazetecilerin ekonomik ve sosyal özgürlükleriyle editoryal özgürlükleri madalyonun iki yüzüdür. Kolektif haklarını kullanamayan gazeteci editoryal bağımsızlığına sahip çıkamayacağı gibi editoryal bağımsızlığı olmayan gazeteci de kolektif haklarını savunamaz. Bu söylemin altı, verili ekonomik düzenin nesnel çıktılarına dayandığı için epey sağlam.

Çünkü endüstriyel ilişkilerde görülen güvencesizleştirme, esnekleşme ve sendikasızlaştırma pratikleri, gazetecilerin çalışma biçim ve alışkanlıklarını olumsuz yönde etkiliyor. Bu tür olumsuz deneyimlerin ise “demokratik bir toplumda onlara isnat edilen rolü üstlenme, kamunun bilgilendirilme hakkı, haber alma özgürlüğü, mesleki ilkeleri savunma ve baskıya karşı direnme şanslarını azaltacağı” düşünülüyor[5].

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun (IFJ) 2006 yılında küresel ölçekte yaptığı anket de bu iddiayı destekler nitelikte. IFJ, anket çıktılarını 5 maddede şu şekilde özetliyor[6]:

1- Güvencesiz istihdam, korkak haberciliğe neden olur.

2- İstihdam değişiklikleri, araştırmacı ve eleştirel gazetecilikte bir düşüşe sebep olur.

3- Medya sahipliğinde yoğunlaşma ve hükümet baskısı yumuşak haberlerin yazılmasına yol açar.

4- Medya, hükümet ve reklam verenler tarafından ehlileştirilir.

5- Düşük ücretler, etik habercilikte bir düşüşe yol açar.

Bu tespitlerin günümüz Türkiye’si için güncelliğini korumadığını kim söyleyebilir? Bu beş madde, ülkemizdeki basın özgürlüğü tartışmasının, ekonomik ve sosyal gerilimlerle yapısal ilişkisini de orta koyuyor. Siyasi baskı, medya sahipliğinin iktidarla kurduğu akçeli ilişkiler, reklam ve PR şirketlerinin haberciliğe müdahalesi gibi meseleler hâlâ güncel ve tartışılmaya devam ediyor[7].

Tam da bu nedenle sendikal hak ve güvenceleri, dolayısıyla basın özgürlüğünü koruyan toplu iş sözleşmeleri çözüm olarak devreye giriyor. Kolektif ve yasal bir hak olarak toplu iş sözleşmeleri, diğer sektörlerde olduğu gibi medya sektöründe de sürdürülebilir ve sağlıklı bir işgücü piyasası için büyük önem arz ediyor. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) her yıl açıkladığı küresel haklar endeksine göre Türkiye, çalışan haklarına saygı bağlamında 2016’dan bu yana en kötü on ülke arasında yer alıyor[8]. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) tarafından açıklanan dünya basın özgürlüğü endeksinde ise 2021 yılında 180 ülke arasında 153. sırada yer alıyor[9]. Bu iki istatistiği birlikte okuyabilme ve aralarındaki ilişkiyi anlayabilme becerisi, basın özgürlüğü mücadelesinin kapsamını da doğru çizmeyi beraberinde getiriyor.

 


[1] 2009 Temmuz Ayı İstatistiği, https://www.csgb.gov.tr/istatistikler/calisma-hayati-istatistikleri/sendikal-istatistikler/isci-sayilari-ve-sendikalarin-uye-sayilari-hakkinda-tebligler/

[2] Bahsedilen istatistikler için: https://www.csgb.gov.tr/istatistikler/calisma-hayati-istatistikleri/sendikal-istatistikler/isci-sayilari-ve-sendikalarin-uye-sayilari-hakkinda-tebligler/

[3] Bu başlıktaki veriler için Hıfzı Topuz’un “II Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi” başlıklı Remzi Kitabevi’nden çıkan kitabı ile M. Nihad Ay’ın “Otuz Yıl Önce… Otuz Yıl Sonra … Basında Tekel ve Bunalım” başlıklı Detay Yayıncılık’tan çıkan kitaptan yararlanıldı.

[4] Bayramda, çalışan gazetecilere tatil ve dinlenme imkânı sağlayan bu gelenek ayrıca işsiz gazeteciler için de yılda iki kez gelir kaynağı oluyordu. Daha ayrıntılı bilgi için:

Sebla Koçan, “Bayram gazetesi: Ne zaman başladı, nasıl bitti?”,  https://journo.com.tr/bayram-gazetesi-neden-bitti-tarihi

[5]  Daha kapsamlı bir okuma için:

Independent Journalism Center (2008), “Labor Relations in Media:”, s.4-10, http://ijc.md/Publicatii/resurse/Labor_Relations_and_Media.pdf

Örnebring, Karlsson ve Fast (2014), “The labor of journalism: challenges of technological and economic restructuring”, s.2-6,

https://www.academia.edu/8762416/The_labor_of_journalism_challenges_of_technological_and_economic_restructuring

Örnebring (2009), “The Two Professionalisms of Journalism”, s.7, https://reutersinstitute.politics.ox.ac.uk/our-research/two-professionalisms-journalism

Rottwilm (2014), “The Future of Journalistic Work”, s.21, https://reutersinstitute.politics.ox.ac.uk/our-research/future-journalistic-work

[6]  Independent Journalism Center (2008), “Labor Relations in Media:”, s.4-10, http://ijc.md/Publicatii/resurse/Labor_Relations_and_Media.pdf

[7] Faruk Bildirici’nin Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Medyanın Ombudsmanı Saray’ın Medyası: Hürriyet’teki Etik Kavgasının Bilinmeyenleri” başlıklı kitabı bu konuda çokça veri içermektedir.

[8]  ITUC (2020), “Global Rights Index 2020”, s.5, https://www.ituc-csi.org/ituc-global-rights-index-2020?lang=en

[9] Reporters Without Borders (2021), “2021 World Press Freedom Index”, https://rsf.org/en/ranking


Fotoğraf: tgs.org.tr


 

İlyas Coşkun

Dokuz Eylül Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümünde okudu. Ardından Küresel Emek Üniversitesi’nin Almanya programında, ‘Emek Politikaları ve Küreselleşme’ başlıklı yüksek lisansı bitirdi. 2019'dan beri Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda Mesleki Haklar Uzmanı olarak çalışıyor.

Bu içeriği paylaş: