Mahkemede federal hükümeti savunanlardan biri Carl Schmitt’tir. Prusya hükümetini ise Herman Heller savunmuştur. Böylece Prusya Darbesi’nin sorgulandığı davada benzerine az rastlanır bir durum yaşanmış; iki siyaset ve hukuk kuramcısı gerçek hayatta karşı karşıya gelmiş ve argümanlarını hakim karşısında kapıştırmışlardır.


AYŞEGÜL K. KAYNAR

 

Olaylar:

Prusya, Weimar Cumhuriyeti’nin en büyük eyaletiydi. Aynı zamanda sosyal demokrat SPD ve Komünist KPD’nin güçlü olduğu ve Naziler’in yükselişinin seçim yasaları yoluyla bastırıldığı bir eyaletti. Nisan 1932’de yapılan genel seçimlerde eyalet meclisinde Naziler ve milliyetçiler toplam 200 sandalye kazanırken, SPD ve Merkez Parti’nin sandalye sayısı 160’da kaldı. KPD’nin oy hakkı ise 57 idi. Komünistlerin hükümet kurmada SPD’ye destekleri netlik kazanmayınca hükümet kurmak için gereken çoğunluğu kimse sağlayamadı. SPD koalisyon hükümeti istifa etti ama yerine bir hükümet kuruluncaya kadar yasalar uyarınca yönetimde kaldı. Bu atmosferde Şansölye Papen, savunma bakanı ile birlikte 14 Haziran 1932’de tartışmalı bir adım attı ve Naziler’in paramiliter örgütü SA üzerindeki yasaklamayı kaldırdı; SA legalleşti. Ancak komünistlerin benzer örgütü Kızıl Cephe yasaklı kaldı. Dahası, 28 Haziran 1932’de yeni bir kararname ile eyalet hükümetlerinin SA’yı kendi eyaletlerinde yasaklamaları engellendi. Bu tarihten sonra Prusya’da SA ile komünistler arasında yaşanan çatışmalarda 99 kişi öldü, 1.000’den fazla yaralanan oldu.

 

Mevzu:

20 Temmuz 1932 tarihinde Cumhurbaşkanı Hindenburg, olağanüstü hal yetkilerini kullanarak Prusya’da kamu güvenliğinin ve düzeninin yeniden sağlanmasına dair bir kararname çıkardı. SPD’nin liderlik ettiği Prusya hükümetini, çatışmalara müdahale etmekte gönülsüz olduğu ve yetersiz kaldığı gerekçesiyle lağvetti ve Şansölye Papen’i Prusya Komiseri olarak atadı. Bu olaya “Prusya Darbesi” (Preußenschlag) denmektedir. SPD, bu olağanüstü hal kararnamesinin anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla, federal hükümet ve eyaletler arasındaki anayasal anlaşmazlıkları çözmekle yetkili mahkeme olan “Staatsgerichtshof” a başvurdu.

 

Mahkeme:

Erwin K. Eduard’un başkanlık ettiği mahkemede federal hükümeti beş kişi savunmuştur. Bu kişilerden biri Carl Schmitt’tir. Prusya hükümetini savunanlardan biri ise sosyal demokrat kuramcı Herman Heller’dir. Böylece Prusya Darbesi’nin sorgulandığı davada benzerine az rastlanır bir durum yaşanmıştır: İki siyaset ve hukuk kuramcısı gerçek hayatta karşı karşıya gelmiş ve hukuki ve siyasi argümanlarını tabiri caizse, kapıştırmışlardır. Başka bir açıdan ifade edersek, siyaset ve hukuka dair birbirine zıt görüşler, gerçek hayatta ne ifade ettiklerini, somuttaki anlamlarını Prusya Darbesi’ni yorumlarken göstermişlerdir. Hukuki sınırlamadan azade egemen kararın, dost-düşman ayrımının ve istisnanın anti-demokratik içerikleri belki kavramların soyut dünyasında örtüktür ama gerçek olguların somutluğunda kendilerini saklayamayarak ortaya dökülmüştür. Bu yazıda Schmitt ile Heller karşılaşmasını David Dyzenhaus’un makalesinden (1) size kısaca aktaracağım ve mahkemenin diğer özelliklerine değinmeyeceğim.

 

Savunmalar:

Mahkeme, siyasi çoğulculuk tartışmasıyla başladı. Prusya’nın açılış konuşmasını yapan Arnold Brecht, Schmitt’i kendi sözleriyle vurmak istemiş ve bu nedenle de Schmitt’in 1922’de yayınlamış olduğu “Yasallık ve Meşruiyet” adlı eserinden bir pasaj okumuştur. Buna göre, parlamenter demokrasi bütün siyasi görüşlere eşit şans verir. Bu ilkeye göre, siyasi iktidarı elinde bulunduranlar, muhalifleri iktidara taşıyacak yolu açık tutmakla yükümlüdür. Ancak bir siyasi parti parlamenter demokrasiyi yok etme ideolojisi güdüyorsa bu ilke parlamenter demokrasi için yıkım olacaktır. Brecht, Schmitt’in bu sözlerini hatırlatır ve Prusya hükümetinin yaptığının bu yıkımı engellemekten başka bir şey olmadığını söyler: Bir kez seçimlerle iktidara geldiklerinde seçimleri ortadan kaldıracakları ve iktidarı bırakmayacakları açık olan Nazilere karşı Prusya hükümeti “eşit şans” kapsamında muamele edemezdi.

Schmitt Brecht’e cevabında bu dost-düşman ayrımına odaklanır ve Brecht’i meselenin özünü görememekle itham eder. Bu öz, bir uzlaşmazlık yaşandığında hangi partinin devletin, halkın ve milletin düşmanı olduğuna ve yasadışı addedilmesi gerektiğine kimin karar vereceğidir. Bu kararı, uzlaşmazlığa taraf olan partilerden biri veremez; zira sadece kendi çıkarlarına uygun bir karar vereceklerdir. O halde bu kararı bağımsız bir hükümet vermelidir. Bu bağımsız hükümet Papen hükümetidir.

Prusya Darbesi ve mahkeme esnasında Papen hükümeti henüz parlamento tarafından yetkilendirilmemişti, güvenoyu almamıştı (Papen parlamentodan hiçbir zaman güvenoyu alamayacak ve Kasım 1932’de istifa edecektir). Bu duruma bakarak Schmitt’in yaptığı savunma tam anlamıyla bir skandaldır. Schmitt’e göre Papen’in meşruiyetinin temeli tam da parlamento tarafından yetkilendirilmemiş olmasıdır. Bu yetkisizlik Papen hükümetini parlamentodan bağımsız kılmakta ve Papen’e düşmanı belirleme yetisi vermektedir. Schmitt, asıl sorunun parlamentodan güvenoyunu almış hükümetler olduğunu söylüyor; zira böyle bir hükümet bir veya daha fazla siyasi partinin kontrolü altında demektir.

Schmitt burada parlamenter meşruiyet ilkesini zekice baş aşağı çevirmiyor, açıkça siyasi manipülasyon yapıyor. “Bağımsız değil” diyerek Prusya hükümetinin elinden kimin devletin, anayasanın, demokrasinin düşmanı olduğuna karar verme hakkını alıyor (ve Naziler’i kurtarıyor). Ama ileride anlatacağım üzere, bağımsız olmasına rağmen bu hakkı “siyasi olmadığı” gerekçesi ile mahkemeye de vermiyor ve mahkemenin kendini feshetmesini istiyor. Schmitt’in yaptığı savunmanın siyasi meali şuna tekabül eder: “Düşman partiye karar verebilecek yetiye sahip olan makam, düşman olarak Naziler’i görmüyor. Kimi düşman olarak gördüğünü ise çoktan kararnamesiyle açık etti.” Bu düşman SPD’dir.

Prusya parlamenter delegasyonu adına konuşan Heller ise davanın düğüm noktasının (Schmitt’in hiç tartışmadığı) Haziran 1932 çatışmalarının olağanüstü hal kapsamına alınıp alınamayacağı olduğunu görür. Heller’in stratejisi kararnameyi tarihsel bağlamına oturtmak; kararnameyi, kararnameye neden olan olaylarla birlikte tartışmaktır. Heller böyle bir tartışmanın olağanüstü hal iddialarının somut zeminden yoksunluğunu; aynı zamanda Prusya hükümetinin devrilmesinin Naziler ve Papen hükümetinin bir siyasi müdahalesi olduğunu göstereceğini düşünür.

Almanya’da kamu düzeni ve güvenliği 1914’ten beri bozulmuş durumdaydı. Bu karışıklık içinde Haziran 1932’den sonra Prusya’da meydana gelen çatışmalar bir olağanüstü hal yaratacak ve kamu düzenini ve güvenliğini tehdit edecek derecede değildi. Öte yandan benzer çatışmalar başka eyaletlerde de yaşanmışken federal hükümet o eyaletlere, o eyaletlerin hükümetlerini ortadan kaldırmak suretiyle müdahale etmemişti. Heller için açıktır ki olayların olağanüstü hal yaratmadığı bir kere kabul edildiğinde Prusya hükümetini görevini yerine getirmediği için suçlayacak zemin de kalmayacaktır. Eğer görevini yapmamakla ve hatta görevini kötüye kullanmakla suçlanması gereken bir hükümet varsa, o da federal hükümettir. Zira federal hükümet Haziran 1932 olaylarını kasıtlı olarak Naziler lehine kışkırtmıştır. Yani, bu olaylarda bir taraf konumundadır. Bu durumda kararname, hiç de Schmitt’in çarptırmaya çalıştığı gibi tarafsız, bağımsız bir hükümetin aldığı bir karar değildir.

O halde Heller’in savunmasının özü olağanüstü halin reddidir. Ancak olağanüstü halin reddi, Haziran 1932’de yaşanan olayların hem federal hükümet hem de Prusya hükümeti açısından yarattığı siyasi krizin reddi demek değildir. Daha ziyade Heller olağanüstü halin siyasi krizden değil, bu siyasi krize verilen anayasal yanıttan doğduğunu düşünmektedir. Yani, olağanüstü olan kararnamenin kendisidir ve yapılması gereken de kararnameyi geçersiz kılarak, normal anayasal duruma,  yasal status quo ante’ye, geri dönmek olacaktır. İşte bu olağanüstü halin zekice baş aşağı çevrilmesidir.

 

Son:

Heller ve Schmitt farklı yönlerden yaklaşarak olağanüstü hal kararnamesiyle ilgili aynı değerlendirmeyi yaparlar: Bu kararnamenin kamu düzeni ve güvenliğini tesis etmekle ilgisi yoktur. Kararname, SPD’ye karşı bir siyasi hamledir. Heller, somut temeli olmayan bu yanlı ve siyasi tutumun, kararnamenin mahkeme tarafından anayasa ihlali olarak değerlendirilmesi için yeterli olduğunu savunur. Schmitt ise aynı siyasi tutumun meşruiyetini otomatik olarak kazandığını ve mahkemenin bu eylemin geçerliliğini tartışamayacağını savunur.

Bu noktada Heller ve Schmitt’in üzerinde anlaşamadıkları konu hukukla sınırlı siyasi iktidardır. Schmitt için olağanüstü hal siyasi bir karardır. Ne hukuki olan bir makam bu ayrımı yapabilir ne de bu kararı veren siyasi otorite hukukla sınırlanabilir. Böylece “egemen, istisnaya karar verendir” sözü Prusya Darbesi davasında olağanüstü hal kararnamesinin meşruiyetinin mahkeme tarafından sorgulanmaması iddiasına dönüşmüştür. Eğer mahkemeye bu sorgulamayı yapma, egemeni hukukla sınırlama hakkı tanınırsa, cumhurbaşkanının düşmanı ayırt etme ve harekete geçme gücü kısıtlanacak; bu durum ise devletin varlığını tehlikeye sokacaktır. Bu sebeple Schmitt, mahkemeden, federal hükümetin eylemlerine asli yasal kısıtlamalar getirme yetkisi olmadığına ve Prusya Darbesi’yle ilgili herhangi bir söz söyleyemeyeceğine karar vermesini ister.

Heller için akıl almaz olan ise hiçbir hukuki sınırlama tanımayan iktidardır. Dahası, böylesi sınırsız bir iktidar devlet için en büyük tehlikedir. Yetkisini anayasadan alan olağanüstü hal kararnamelerinin, anayasa tarafından sınırlanamayacağını söylemek ise tamamen absürtlüktür. Bilakis böylesi sınırlamalar olmalıdır ki anayasanın dayandığı varsayımlar, ön kabuller hukuken doğru anlaşılsın. Bu sebeple Heller mahkemeye hem görevini yapması için seslenir; hem de mahkemeyi Weimar Cumhuriyeti ve demokrasi adına sorumluluk almaya davet eder. Heller mahkemenin, demokrasinin kurumsal bütünlüğünü geri kazanmada bir role sahip olduğunu anlamasını ve anayasanın demokratik yönünü canlı tutmaya yardımcı olmasını ister. Zira bu yön, hukuka bağlı kalmayı yargı güvencesi altına sokacaktır.

Mahkeme kararı mı? Mahkeme Ekim 1932’de kararnameyi anayasaya uygun buldu.

 

Referanslar

(1) David Dyzenhaus (1997) “Legal Theory in the Collapse of Weimar: Contemporary Lessons?”, içinde The American Political Science Review, 91 (1), s. 121-134


Fotoğraf: Ullstein Bild, 8 Nisan 1930, Carl Schmitt, Alman Sanayi ve Ticaret Günü’nde, Berlin’deki Kroll Opera Binası’nda konuşma yapıyor

Ayşegül K. Kaynar

Siyaset bilimi doktorudur. Çağdaş Türkiye siyaseti, hukuk devleti ve asker-sivil ilişkileri üzerine yayınları bulunmaktadır. Çalışmalarına Humboldt Universität zu Berlin’de devam etmektedir.

Bu içeriği paylaş: