Otoriteryanizmi mümkün kılan şey neoliberalizmin sınıfsal darbesiyken, zorunlu kılan şey sınıf-içi rekabet ve çelişkiler oldu. Öyleyse mevcut güç dağılımında sermayenin, otoriteryanizme hem mecbur ve hem de durumdan memnun olduğunu söylemeliyiz.


DUYGU TÜRK

Siyasal alandaki dönüşümlere dair beklentilerimizi, olmadık umutlar beslemekten ve bunun yaratacağı hayal kırıklıklarından korumanın bir yolu var mı?

Otoriteryanizmi, tercihler yerine yapısal eğilimlerle konuşmaya başladığımızda, “kimden neyi beklememek” gerektiğine dair de bir fikrimiz oluşabilir. Örneğin nasıl dünya savaşlarının, kişisel kaprislere değil keskinleşen çelişkilere dayandığını söyleyebiliyorsak herhangi bir toplumda krizleri, kırılmaları ve restorasyonun sınırlarını da öncelikle bu yapısal dinamiklerden türetmemiz gerektiğini de görmeliyiz.

Bugün biz ne yaşıyoruz? “Büyük resmi” görmemize izin varsa eğer, herhalde şöyle demeliyiz: Biz, neoliberalizm adı verilen ve sermayenin işçi sınıfını darmadağın eden darbesinin –yani sınıfsal bir iç savaşın– yıkıntıları altında yaşıyoruz; uluslararası ölçekte buna derinden işleyen bir paylaşım savaşı eşlik ediyor. Belki büyük bir savaşın ayak seslerini duyuyoruz, belki bundan böyle hep görece düşük yoğunluklu –fakat hayatı öğütme kapasitesi daha zayıf olmayan– savaşların süreğenleşmiş ritmine tabiyiz. Paylaşım savaşının bir boyutunu da, her bir toplum ölçeğinde farklı birikim modellerinden beslenenler arasında tespit edebiliyoruz: Kaynakları/birikimi zengin kimi ülkelerde keskinleşme ihtiyacı doğurmayan, fakat bizimki gibi memleketlerde etrafında müthiş bir kültürel değer seti farklılaşması da örerek gündelik yaşamın her anına sızan, bu yolla somutlaşan sermaye içi paylaşım mücadelesi. Hakikaten de otoriteryanizm –yani sınıfsal çözümlemenin öncelikle ve özellikle sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkilerin görünümü olarak işaret ettiği olgu– semirmek için bundan daha bereketli toprağı zor bulurdu. Otoriteryanizm, tanımı gereği sürecin karşısında konumlanacak olan işçi sınıfının siyasal potansiyelinin çözülmesiyle imkân koşullarına kavuştu ve sermaye sınıfının ulusal ve uluslararası ölçekte yaşadığı rekabet ve çelişkiler nedeniyle de zorunlu bir yönelim halini aldı. Buradan düşününce tablo galiba berraklaşıyor: Otoriteryanizmi mümkün kılan şey neoliberalizmin sınıfsal darbesiyken, zorunlu kılan şey sınıf-içi rekabet ve çelişkiler oldu. Öyleyse mevcut güç dağılımında sermayenin, otoriteryanizme hem mecbur ve hem de durumdan memnun olduğunu söylemeliyiz –ve öyleyse, sermayenin herhangi bir fraksiyonundan halkçı bir ‘açılım’ beklememeliyiz.

Öte yandan, tabloyu doğuran zorunluluk düzleminden, tabloyu ‘sürdürülebilir’ kılan düzleme geçtiğimizde kimi tercihlerden, aktörlerin durumu ‘idare etme’ kapasitelerindeki farklılaşmalardan ve dolayısıyla tesadüfi/geçici gerilemelerden de düzelmelerden de söz edebiliriz. Tabloyu sadeleştirdiğimizde ortaya çıkan berraklığın bu düzlemde kafamızı karıştıran kompleks bir görünüme bürünmesi de kaçınılmaz. Zira mantıklı olan elbette, örneğin seçim gibi toplumsal taleplerin yeniden toplandığı bir dönem öncesinde yaşamlarımızı doğrudan etkileyen haklar alanında bir ferahlama öngörmektir. Akla yatkın olan tabii ki derin bir iktisadi krizin yarattığı hoşnutsuzluğun, öfkenin fazlasıyla uzun ömürlü olmuş bir siyasal iktidarda kesinti yaratacak olmasını veya otoriteryanizmin parlak örneği olan memleketimizde yeniden eşitlikçi-özgürlükçü bir alan açmak üzere kararlı sesler çıkaran bir muhalefetin çoktan doğmuş olmasını beklemektir. Öyleyse durum neden bu değildir?

Akla yatkın beklentiler ile başa gelen arasındaki açıyı, parlamenter rejime dönüş tartışması üzerinden düşünelim örneğin. Yasama erkinin yürütme karşısında güçten düşürülmesini kişisel bir kaprisin uzantısı olarak değil de otoriteryanizmin devlet aygıtında aldığı biçim olarak düşüneceksek eğer, parlamenter rejimin güçlendirilebilmesi için yine sınıfsal güç ilişkilerinde bir dönüşümün koşutluğunu tespit edebilmemiz gerekir. Yani hâlihazırda hem bir sermaye fraksiyonunun diğerleri karşısında hegemonik bir pozisyona yükselme hazırlığına, hem de bu yeni iktidar bloğunun halkı yeni bir sayfanın açıldığına ikna etme çabasına tanık olmamız beklenirdi. Bu ise halkın siyasal alana çağrılması ve beklentilerinin kısmen de olsa bir programda somutlanması demek olurdu (bkz. Dinçer Demirkent’in mavidefter’deki yazısı: https://mavidefter.net/secim-meselesi-ve-degisiklik-teklifi-uzerine-birkac-not/).  Oysa bugün, bırakalım bir kalkınma planı önerisini, ekonomik kriz içerisinde kıvranan insanlara hakiki bir umut yaratma çabasını dahi görmek mümkün değil. Belediyelerdeki kimi girişimlerin koşulları katlanılabilir kılmaktan öte bir potansiyel taşıyıp taşıyamadığı elbette tartışılabilir ve fakat muhalif ittifakın, stratejisini tuhaf bir sessizlik üzerine inşa etmiş olduğu sanırım gayet açıktır. (Herhangi bir çekincesi olmayanların sessiz kalmayıp konuştuklarını biliyoruz -bkz. Mehmet Baki Deniz’in mavidefter’deki yazısı: https://mavidefter.net/tusiadin-krizden-cikis-recetesi-halki-daha-da-yoksullastirmak/).

Öyleyse şöyle mi demeliyiz: Bu sessizlik, değişimden korkanları ürkütmemekten çok, gerçekte “büyük resim”de değişecek bir şeyin olmayışının bilgisinden olsa gerektir ki asıl ürkütücü olan da budur. Muhalif ittifak bugün, halkın siyasal alana dâhil olmasının önünü alarak rüştünü ispat ettiği sürece otoriteryanizmi mümkün kılan koşulun sürekliliğini sağlıyor olmanın açmazında dolanıyor ki bu beceri, kendi iddiasının da kendisine duyulacak ihtiyacın da zeminini ortadan kaldıran bir kısır döngü anlamına geliyor. Zira bu hareket kısıtı altında, yasamanın kalıcı biçimde güçleneceği, daha önemlisi bunun siyasal alanı halkın taleplerine açacağı beklentisi nesnel anlamda zeminsiz kalıyor. Dönüşüm iddiası zayıf, dayanaksız kaldıkça da muhalif ittifak bu kez rüştünü çekim merkezi olma başlığında kaybediyor ve puan yine siyasal iktidarın hanesine yazılıyor -siyasal iktidar bu denli şiddetli bir ekonomik krizi dahi idare edebilme becerisini dosta düşmana ispatlama şansı yakalıyor. Demek ki parlamenter rejimin yapısal bir dönüşüm olmaksızın kalıcı biçimde güçlenemeyecek oluşu kadar, mevcut kriz koşullarının ilk fırsatta siyasal iktidarın güçlenerek dönmesine de zemin sunabileceğini düşünmek gerekiyor.

Her durumda bu soluksuz bırakan denklemin sınıflar arası güç eşitsizliğini uçlaştırarak mümkün olduğunu akıldan çıkarmayalım; otoriteryanizmin zihin açıcı bir diğer adlandırmasının neoliberal leviathan olduğunu da hatırlayalım. Mevcut denklemi gerçek anlamda bozmak açık ki ‘halkın çözülüşünü’ bir inşaya çevirmekten geçiyor ve bugün her şey bunun böylesi bir muhalif ittifakın kapasitesi dâhilinde olmadığını gösteriyor. Fakat bunun nefes aldıracak bir dönüşüm umudu gibi insani bir beklentinin hilafına söylendiği düşünülmesin; siyasal alan, halkın yeniden bir siyasal özne olarak hesaba katılması bir zorunluluk halini aldığında kaçınılmaz biçimde dönüşecek ki yapısal çözümleme bunun sandığımızdan daha olası olduğunu da söylüyor.


Fotoğraf: “Türkiye” by Thomas Leuthard (CC BY 2.0)


 

ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunu. Doktorasını Ankara Üniversitesi SBF'de tamamladı. Halen SBF'de siyasal teori alanında ders veriyor.

Bu içeriği paylaş: