Erdoğan tipi müdahaleciliğin zayıf yanlarını hatırlatmakta fayda bulunuyor. Bu zayıf yanlar aynı zamanda 2022’de görülecek başka girişimlere de şimdiden ışık tutuyor.


ALİ RIZA GÜNGEN

15 Aralık’ta Federal Reserve aylık varlık alım programında 30 milyar dolarlık azalışa gidileceğini duyurdu ve Fed üyeleri 2022’de üç kez faiz artışı öngörüsünde bulundular. Bu faiz artışı piyasa gözlemcilerinin sevdiği terimleri kullanacak olursak daha öncesinde satın alınmıştı. Ancak 2022’de omicron varyantının etkisine bağlı olarak ertelenebilecek dursa da küresel finansal koşullarda sıkılaşma beklentisi hâkim.

Bu koşullar arka planında seçim süreci sarsıntılı başladı. 2022 baharında yeni bir kriz arifesinde çok yüklü bir faiz artışının gerçekleşmesiyle bir makas değişimi mi gerçekleşecek, yoksa yeni model olarak pazarlanan ihracat yönelimi ve rekabetçi kur nedeniyle bugünkünden daha da yüksek enflasyon ortamına mı geçilecek? Devlet yöneticilerine bakılırsa tercih edilen yoldan dönüş yok.

Erdoğan tipi müdahaleciliğin zayıf yanlarını hatırlatmakta fayda bulunuyor. Bu zayıf yanlar aynı zamanda 2022’de görülecek başka girişimlere de şimdiden ışık tutuyor.

BÖYLE ATILIM OLUR MU?

En başında ifade etmekte fayda var. Türkiye’de 2010’larda teşvik politikasını ve rekabetçi sektörler yaratma çabasını kalkınmacı olarak değerlendirmeyi pek uygun görmüyorum. 2010’larda kürenin her tarafında devletlerin daha aktif bir şekilde sermaye birikimine destek olması gerekliliği tartışıldı. Küresel Kuzey’de düşük büyüme oranları nedeniyle gerçekleşen bu vurgu kayması, küresel Güney’de değişen koşullar altında en az zarar görerek rekabetçiliği artırma gereksiniminin yansımasıydı. Teşvikler ve vergi politikasında sermayeye kolaylık sağlanması birçok farklı devletin alet çantasında yer alıyor. Küresel değer zincirlerinde üst basamaklara tırmanmak için devletlerin çeşitli sermayeler arasında aracı rolü üstlendiği pazarlıklara 21. yüzyılda daha sık rastlanıyor.

Peki pragmatist bazı önlemlerin ötesine geçilmesiyle yeni bir modelin yaratılmasını sağlayabilecek olan adımlar neler? Elimizde bir reçete yok. Ancak çeşitli kapitalist kalkınma hikayelerinin incelenmesi vasıtasıyla bazılarının ön plana çıktığını söyleyebiliriz.

Bunlardan daha yumuşak olanları ve daha melez büyüme modellerinde zaman zaman uygulananları üretimin çeşitlenmesi için özel kredilerin temin edilmesi, yatırım planlaması ve buna yönelik kapsamlı bir teşvik politikasına eşlik eden korumacı önlemlerin yaygınlaştırılması. Ayrıca kura müdahaleler aracılığıyla seçilmiş sektörlerin ya da politik tercihlerin desteklendiği de görülebiliyor.

Doğu Asya’daki kalkınma pratiklerinde belirginleşmiş bulunan ve ileri uç olarak tarif edebileceğimiz adımlar ise sermayenin disipline edilmesine dayanıyor. Doğrudan doğruya yatırım kararlarına müdahale ve birikim üzerinden ödül-ceza sisteminin uygulanmasına bir sermaye kontrolü rejiminin eşlik ettiği bu çerçeveye daha az rastlanıyor.

Türkiye’de bir model olarak sunulan yönelimde kur politikasının (ya da biraz da politikasızlığının) ihracat artışlarına vesile olması ve baskılanmış emeğin daha kötü koşullarda istihdam edilmesi kısımları oldukça açık. İhracat ve istihdam ayaklarından bunları anlayabiliyoruz. Ancak yatırım ve üretim kısımlarının nasıl gerçekleşeceği muamması devam ediyor. Yatırım ve üretim adımları planlanmamış bir atılım olmayacağı da aşikâr. Hal böyleyken koparılan tantananın gerçekten çok kısa süreli bir alan arayışı olduğunu düşünmeye meyletmek anlaşılır. Ancak üst üste açıklamalar ve Türkiye’nin yapısal krizi nedeniyle biraz daha ötesine uzanmalı.

ZAYIF MI ZAYIF

Bu satırların okuyucuları aslında yamalı bohça gibi duran açıklamaları fazla ciddiye aldığımı düşünüyor olabilirler, ancak AKP ve Erdoğan yönetimine dair basit bir gerçeği hatırlamak gerektiği kanaatindeyim. Ekonomi alanında daha az rastlanmakla birlikte sosyal politika ya da toplumsal alana dair yapılacak düzenlemelerde belirgin bir akış göze çarpıyor: Adımlar önceden açıklanıp nabız yoklanıyor, aralarında muhalif odakların yer almadığı bir toplumsal blok (toplumun yarıdan fazlasının dışlandığı bir muhayyel ulus) temsilcilerinden görüşler derleniyor. Ekonomi yönetiminde birebir tekrarlanmasa dahi, önlemlerin çoğunlukla muhataplarına anlatıldığını, Erdoğan rejiminin bir meşruiyet devşirme aracı olarak bu kanalları kullandığını unutmamamız gerekiyor. Kısacası gündem belirleniyor, tartışma Erdoğan yönetiminin önceliklerine tabi kılınıyor.

Yeni ekonomi yöneliminde ise muhataplarına özel bir yatırım ve üretim tercihinin iletilmediğini söylemek mümkün. Daha küçük ölçekli sermayelerin yeni yatırımlarını desteklemek için devlet bankalarının kullanılması dışında somut bir unsurun model tasarımında yer almadığını anlıyoruz. Üretim bağlamında ise hem kur nedeniyle hem de ithalatı daha da zorlaştıracak önlemler vesilesiyle yerli üretimin desteklenmesi tasarlanmış duruyor.

2008-09 sonrasında ortalama her 18 ayda bir kapsamlı teşvik paketleri açıklandı ve Türkiyeli sermayedarların teknoloji yoğun üretimi artırması ve ara malı ithalatına bağımlılığın sonlandırılması için dev adımlar atıldığı müjdeleri verildi. Şimdi yeni bir düzleme geçiliyor ve bu yönelim bir “model” halini alıyorsa yeni (ve ister istemez eskilerine bir ölçüde benzer) bir teşvik programının 2022’de açıklanması, devlet bankalarının kapasitelerinin daha da zorlanması ve dermanı kalmamış Merkez Bankası’nın yeni tahsisler için devreye sokulmasını beklemek gerekir.

Ancak bölük pörçük ifadelerden çıkarsadığımız “model” bu noktanın ilerisine gitmiyor. Devamında kapsamlı sermaye kontrolleri ve sermayelerin yatırım kararlarına doğrudan müdahale gelebilir mi? Hayır, bu adımlar Erdoğan yönetiminin fıtratına aykırı. Söz konusu müdahaleler ancak büyük bir alt üst oluş sırasında, bir ödemeler dengesi krizi içindeyken ve koşulların aşırı zorlamasıyla görülebilirler. Bu ihtimallerin 2022’de yeniden belirecek olması ekonomi politika yapıcıların istekleri hilafına gerçekleşecek.

KALKINMACI DEĞİL İNKÜBATÖR

Para politikasının kullanılmasıyla sermaye sahiplerinin yatırım tercihlerinin değiştirilmesi mümkün değil, ancak yatırımlarını askıya almaları olası. Emek gücünün baskılanmasıyla yerli ve uluslararası sermayeye yeni alanlar açılması, Lira’nın değer kayıplarıyla desteklenen ihracat artışını takip edecek, fakat öngörülen teknoloji yoğun ve rekabetçi üretim aşamasına geçilmesi söz konusu olmayacak.

O zaman önümüzdeki yönelim, halihazırdaki kesif baskı ortamında gidilecek sopalı seçimlerde kriz yönetiminin krizini örtecek bir propaganda malzemesinden mi ibaret? Bu sorunun yanıtı da hayır. Erdoğan yönetimini var eden blokun ana ayaklarından bazılarına görülmedik bir destek verileceği sözü, daha önce bu kadar net tarif edemediğimiz bir bütünleşme getirebilir.

Evet, küresel finansal koşullar, MB’nin kapasitesinin yetersizliği ve birçok etken bu “model”i tam başlamadan bitirecek gibi duruyor. Ancak Erdoğan yönetimi bahar aylarını atlatırsa, “model”in ömrü biraz da devlet kaynaklarından beslenmiş parazitlerin kuluçka sürelerine bağlı olarak somutlaşacak. Devlet eliyle yeni sermaye grupları yıllardır palazlandırılıyor, ancak şimdi bütün zayıflığına karşın küçümsemememiz gereken bir hamle yapılıyor. 2022 ortasında bir model kalmasa dahi bu hamlenin yaratacağı şok dalgaları uzun süre etkili olabilir. İktisaden zayıflıkları vurgulamak siyasal değişkenleri göz ardı etmeye varmamalı. Muhalefet partileri önümüzdeki ayları absürtlükleri cıkcıklayarak geçirirlerse Erdoğan yönetiminin hamlesi hemen boşa düşmeyebilir. Sonuçta bedeli ne olursa olsun geniş halk kitlelerine ödetilerek, kriz yönetilebilir.


Not: Bu yazı 17 Aralık 2021’de politikyol‘da yayımlandı.


 

Siyaset Bilimci, araştırmacı ve çevirmen. Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. 2013 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin Genç Sosyal Bilimci ödülüne ve Behice Boran Özel Ödülü’ne layık görüldü. York Üniversitesi'nde araştırmalarını sürdürüyor.

Bu içeriği paylaş: