Kuşkusuz kamu’nun eksiltilişi, piyasada kendi kaderine terk edilmiş insanlar toplamına dönüşmek anlamına geliyor fakat bütünü kapsama, birliktelik yaratma alanında açılan devasa boşluğu ne dolduracak?


DUYGU TÜRK

Siyasal alanın daraldıkça daralıp toplumdaki değişim ihtiyacını adeta zapt etme aracına dönüştüğü dönemlerde, teorik tartışmaların yeniden canlanması da aciliyet taşıyan bir ihtiyaç halini alır –tam da kavramları kafa karıştırıcı bulanıklıklardan ve siyasal alanı meşruluğun dar sınırlarından kurtarabilmek için. Fakat siyasal kavramları sabitlemek pek olası değil; kavramlara ilişkin tanımlama, çerçeve çizme türü her girişimin daima tarihsel/bağlamsal olduğunu ve daima politik birer önerme olarak okunması gerektiğini de akılda tutmalı.

 

Kapitalizm ile leviathan‘ın mükemmel uyumunu deneyimlediğimiz bu çağın, hangi kavramları değer kaybına uğrattığını veya anlam kayması yaşattığını düşünerek başlayalım. Veya şöyle soralım: Siyasal alanın daraltılması bu mahareti hangi kavramları güçten ve gözden düşürmesine borçlu? Kuşkusuz kalabalık bir kavram kümesi gelecektir akla. Benim önerim yurttaş‘tan halk egemenliği‘ne, demokrasi‘den cumhuriyet‘e birbiriyle yakından ilişkili bu kavramları gözden geçirebilmek için bir soyutlamaya başvurarak başlamak ve bu yolla aynı olgunun farklı veçhelerini birbiriyle ilişkilendirebilmek. Önerdiğim soyutlama “evrenselin kaybı” ve buradan bakınca da odağa kaçınılmaz biçimde yerleşen bir kavram var: kamu.

 

Kavramın ilginç bir kesişimde yer alması oldukça öğretici: Kamu, hem “bütün” anlamına gelir, “herkes”i kapsar, dolayısıyla anonimlik imler ve hem de o anonim “kamu alem”in ortaklaşa sahip olduklarını işaret eder. Yani bir özneyi -halkı, bütünü, ammeyi, herkesi- ve o öznenin sahip olduğu gücü, varlıkları, zenginliği aynı anda ifade eder. Biz bunu kamusal alanın ve varlıkların herkese ait oluşundan zaten biliriz –kafamızı “kamu”nun aynı zamanda gündelik dilde sıklıkla “devlet”le özdeşleştirilerek kullanılması karıştırır. Elbette tesadüfi bir özdeşleştirme değildir bu da, zira “kamu otoritesi” olarak devlet de kendi meşruiyetini “herkesi” kapsama iddiasına borçludur; ortak varlıkların tasarrufuyla, ortak işlerin idaresiyle yükümlüdür. Ne var ki kapitalizme içkin eğilimi uçlaştıran son kırk yıllık deneyim, sınıflı yapının tüm kısmiliğine rağmen –veya: tam da bu kısmiliğin getirdiği zorunlulukla- son derece temel bir nitelik olagelmiş bu kapsayıcı iddiadan çarpıcı biçimde bir vazgeçişe de denk düşüyor. Kastım, özelleştirmeler –ki ne zihin açıcı bir adlandırma- yoluyla herkese ait olanın özel/kısmi çıkara transferi değil sadece. Buna eşlik eden biçimde, ortaklık mefhumunu düşünülebilir kılan her bir alanda yaşanan erozyonu, siyasal birim ölçeğinde evrensel kapsayıcılıkla karakterize olan her bir başlıktaki geri çekilişi kast ediyorum. Bugün ortaklığın anayasasının yerini “anayasasızlaşma” tabirinin alışından, karar almanın yasama’dan yürütme’ye transferine uzanan bir yol var. Hukukun kapsayıcılığının tarumarından kamusal kaynakların talanına bir hat uzanıyor. Zira güçten düşenlerin her biri biçimsel veya işlevsel fakat her durumda ortaklığın tümünü kapsayıcı olmakla karakter kazanmış mefhumlar. Yani bugünün devleti, tanımlayıcı niteliklerinden biri olan kamusal işlevler demetinden geri çekilirken aynı zamanda “bütün”ü kapsamanın bilindik yollarından da vazgeçmiş oluyor. Pandemi deneyiminden sonra bunu tespit etmek çok daha kolay; kamusal ihtiyaçları adeta duymazdan gelen devlet “herkes”i başının çaresine bakmaya davet ediyor. Bugün devlet mefhumunun gündelik yaşamda ne biçimde deneyimlendiğini bir düşünelim –akla gelecek her bir başlık rakipsiz biçimde yürütme erkinin hanesine denk düşüyor. Demek ki devleti bir şirket gibi yönetme övünmelerinin geleceği yer burasıymış: Kamu’suz bir yürütme erki.

 

Öyleyse ortaklık imleyen her başlıkta yaşanan bu müthiş erimenin bizi neyle baş başa bıraktığını da gözden geçirelim. Elbette bunu en genel olarak, artık pandemiden miras kalmış bir adlandırmayla düşünmek gerekir: Sınıfsal sürü bağışıklığı rejimi. Yani en geniş ölçekte evrenselin kaybı kuşkusuz bir sınıfsal paylaşım darbesine denk düşüyor. Buna elbette güçten düşürme, itibarsızlaştırma operasyonları da eşlik ediyor. Tekil ve güncel bir örnek olarak hekimlere yapılan paragöz lüzumsuzlar yakıştırmasını düşünelim örneğin –bu adlandırmadan neyin eksiltildiği çok açık: kamu sağlığı, yani sağlıkçıların üstlendiği kamusal işlev. Dolayısıyla kamu mefhumu tartışmadan, zihinlerden silindiğinde geriye ne kaldığı da çok açık –hekimler yerine, salt para kazanmakla güdülenen piyasa aktörleri.

 

Fakat tablonun bir diğer can yakıcı yüzü daha var. Şöyle soralım: Kuşkusuz kamu’nun eksiltilişi, piyasada kendi kaderine terk edilmiş insanlar toplamına dönüşmek anlamına geliyor fakat bütünü kapsama, birliktelik yaratma alanında açılan devasa boşluğu ne dolduracak? Evrenselin kaybını, siyasal ortaklığı ilkesel bir birliktelik olarak düşünmeye elveren zeminin de parçalanışı olarak düşünürsek eğer, sanırım yanıt basit: Kamu’nun anonim niteliğinden açılan boşluğu dolduracak olan, siyasetin “doğal” kimliklere hapsolmasıdır. Siyasal alan ilkesel bir birliktelik, dolayısıyla yapay bir ortaklık olarak düşünülemediği sürece geriye doğallaştırılmış hiyerarşiler kalır. Yani, kamu’nun erozyonundan ırkçılığa ve dinselleşmeye de bir yol uzanıyor.

 

Kavramları, olumlu-olumsuz yüklerinden uzaklaşmayı deneyerek bugünün koşullarında yeniden gözden geçirme yükümlülüğümüz var ki bu, politik ekonomi ve siyasal teori arasındaki yapay setleri de aşmayı gerektiriyor.

*


Fotoğraf: by Mario Oreste is marked with CC BY-SA 2.0.


 

ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunu. Doktorasını Ankara Üniversitesi SBF'de tamamladı. Halen SBF'de siyasal teori alanında ders veriyor.

Bu içeriği paylaş: