Taşradaki ev sahiplerinin paragözlüğü ya da taşra akademisyeninin zihniyeti/çürümüşlüğü resmin birer parçası ancak üniversitenin ekonomi politiği açısından ikincil önem taşıyorlar. Yerelde küçük sanayiciyle, eşrafla, hizmet sağlayıcıyla üniversite yöneticilerinin ilişkisini, bunlarla kotarılan projeler ve işbirliklerini, aynı zamanda taşradaki insan dolaşımını incelemeden taşra üniversitesi tam anlaşılamıyor.


ALİ RIZA GÜNGEN

Şubat ayının ikinci haftasında Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üniversite sınavlarındaki baraj puanlarını kaldırma kararı aldı. Vakıf üniversitelerinde daha ağır seyreden boş kontenjan sorununun çözümü için böyle bir karar alındığı ileri sürüldü. Alacağı derslerde bilindiği varsayılan temel bazı kavram ya da işlemleri bilmeyenlerin üniversiteye girebilmelerinin mümkün hale gelmesi eleştirildi.

Bu oldubitti sonrasında ise benim aklıma taşra üniversitelerinin bu karardaki payı takıldı. Kısaca sorunu açıklayıp taşradaki üniversite ekonomisiyle bağlantı kurmaya çalışacağım. Girerken hatırlatmada bulunayım: Boş bırakılan kontenjanlarla başlasam da taşrayı coğrafi bir sınıra hapsediyor, İstanbul gibi merkezlerdeki taşra üniversitelerine odaklanmıyorum.

Bomboş

Türkiye’de devlet üniversitelerinin ortalama kontenjan doluluğu 2021 yılında tekrar yüzde 80’i geçmiş, özel üniversitelerde bir toparlanma baş göstermiş bulunsa da bölümlerin dikkate değer bir kısmı arzuladıkları sayıda öğrenci çekemiyorlar. Boş kontenjan sorununun maddi bir belirleyeni var. Üniversiteli işsizliğinin başka grupların işsizliğinden zaman zaman daha ağır seyrettiği bir atmosferde yıllarca süren eğitim “yatırım”ı anlamsız görünmeye başlıyor. Üniversite sınıf atlama aracı olma niteliğini kaybederken, Türkiye’deki servet ve gelir dağılımı adaletsizliği zaten milyonlarca gencin düzgün bir eğitim planı ortaya koyabilmesine de izin vermiyor.

Sonuç toplam sayısı 200’ü geçen üniversitelerin bazı bölümlerinin kapanması ihtimalini açığa çıkartan bir talep eksikliğine dönüşüyor. 2021 yılında daha hafif seyreden sorun yine de dudak uçuklatan sayılar ortaya koyuyor. Buna göre geçtiğimiz yıl 1280 bölüme 10 kişinin altında öğrenci yerleşti, 169 bölümü kimse tercih etmedi. Ek yerleştirmede toplam kontenjanın sadece yüzde 6’sı doldu. Sıralama barajı olan bölümlerde dahi boş kontenjanlar göze çarptı. YÖK Başkanı’nın açıklamasına göre 2021 yılında ek yerleştirme sonrasında doluluk ancak yüzde 86’ya çıkartılabildi.

Bu sorun 2017’den bu yana çarpıcı ve bazı yıllarda fazlasıyla ağırlaşıyor. YÖK’ün ilk bulduğu çözüm vakıf üniversitelerinde kontenjan düşürme idi. Ancak butik işletme halindeki üniversiteler kontenjanlarının yüzde 20-30 civarında düşüşüne neden olabilecek karara karşı çıktılar. 2021’de Devlet Bahçeli pandemiden dem vurarak barajın düşürülmesini teklif etti. Daha önceki yıllarda bu tarz isteklere karşı çıkmış, hatta bunları eleştirmiş olan YÖK 2022’de ani bir kararla barajı kaldırdı.

Büyük kentlerdeki taşra üniversiteleri olan, çalışan ve öğrencilerine yeterli olanak sağlamayan işletme kıvamındaki bazı vakıf üniversiteleri zaferlerini kutlayadursunlar, başka bir grup daha var ki, onlar da bu karar vesilesiyle şimdilik bir oh çekebilirler. Bu ikinci grup görünürdeki tartışmalarda öne çıkmayan, ancak kanımca belirleyiciliği azımsanmaması gereken taşra üniversitelerinin yöneticilerinden ve bunlardan nemalananlardan oluşuyor.

Bağlar, kurumlar ve sirkülasyon

Türkiye’de üniversite sayısındaki hızlı artış 2006 yılında başladı ve 2016 yılındaki darbe girişimi sonrasında kapatılan üniversitelerin yarattığı bir yıllık düşüşü saymazsak pandemiye kadar kesintisiz devam etti. Bu dönemde her ile bir üniversite politikası, adı ve birkaç öğretim üyesinin faaliyetleri dışında hiçbir özelliği üniversiteye benzemeyen onlarca yeni kurum yarattı. AKP kadroları talebi görmüş, siyaseten kullanabilecekleri bir alanı iştahla biçimlendirmeye girişmişlerdi. Söz konusu kullanım yeni bir kurumun bir il merkezine, fakülteleriyle birlikte aynı zamanda ilçe merkezlerine götürülmesinden ibaret kalmadı.

Bu yeni üniversitelerle kantin ve yemek ihalelerinden, kamuda taşeron düzenlemesi yapılana kadar üniversite temizlik hizmetlerinin hangi firmaya verileceğine kadar uzanan geniş bir karar alma ve kaynak dağıtım mekanizması yaratıldı. Binlerce öğrencinin tüketimleriyle canlandırdığı mahalleler (bazı durumlarda ilçeler) işler yolunda görüntüsünü güçlendirdi, eşrafın ve yeni girişimcilerin yerel siyasette AKP ile olan gönül bağını pekiştirdi. Ancak biraz daha büyük oyunlar için cingöz esnafa ya da ev sahibine değil, taşra üniversitesindeki rant yaratma ve dağıtma sürecine bakmak gerekiyor. Kişisel gözlemlerime dayanarak şöyle özetlemeyi tercih ediyorum:

İstisnalar dışında neredeyse bütünüyle AKP (2013-15 öncesi bazen Gülen Cemaati, sonrasında ise farklı klik ve tarikatlar) ve zaman zaman faşist partilerin referanslarıyla yönetici kadrolara gelen yeni seçkin adayları lütfettikleri kadrolarla gözetim altında tutacaklarını umdukları fakülte ve bölümler oluşturmaya girişiyorlar. Bu sırada kendilerine ayrılan bütçeyi yine aynı ağlar üzerinden kendileriyle tanıştırılan küçük girişimcilere aktarıyorlar. Eğer bölüm ya da üniversite birkaç yüzbinlik bir kent merkezindeyse ilişkiler daha dolaylı yürüyor. Bu durumda üniversite seçkininin prestiji ancak rektörlük kademelerine kapağı attığında görünür şekilde artıyor olsa da, dekanlıklar ve bölüm başkanlıkları hiç de azımsanmayacak güçlü ağların içine dahil olma fırsatı veriyor. Her daim artırılmaya çalışılan bütçeden aktarılan kalemlerin yanı sıra etkinlik, konferans, fuar ve bilumum etkinlikle yaratılan sirkülasyon (birinci tür dolaşım) İslamcı ve faşizan kalemlerin şöhret turlarına çıkması için olduğu kadar servis sağlayıcı küçük şirketlerin de pastadan pay almalarına ya da bazen üniversite yönetimleriyle pasta yapmalarına (gelir akımları yaratmaları ve ticari imkanları genişletmelerine) olanak sunuyor.

İşler bununla sınırlı değil: Proje getiren ya da telkinlere uygun davranıp yerel sermaye ile örneğin organize sanayi bölgesinde bir grupla veya birkaç işverenle birlikte çalışan öğretim üyesi yereldeki sanayiciye normalde onun öngöremeyeceği bir tanınırlık sağlama ve ağlarını genişletmeyi vadediyor. Bu aracılığı becerdiği oranda hem yerel sanayiciden hem de üniversite yönetiminden takdir topluyor. Üniversite yöneticisi milli manevi değerlere aykırı bir olay yaşanmaksızın büyüyen bir taşra ekonomisi görünümüne katkı sunmuşsa, daha büyük adımlar için hazır sayılıyor.

Dolayısıyla taşra üniversitemiz merkezden uzaklaşan siyasal İslamcı ya da faşist seçkin için enerji depolama ve yerel siyasetle bağlarını tazeleme alanı sunarken, yerelde pişen ve kendini kanıtlayan için kanatlarını açma öncesindeki durağı oluşturuyor (ikinci tür sirkülasyon). Bu ikinci tür dolaşımda taşradan merkeze uzanmanın ancak merkezde bir derece ya da siyasi geçmişle söz konusu olabileceğini eklemem gerekli.

Bahsettiğim iki türlü sirkülasyon da AKP’nin (ve daha sonrasındaki faşizan bloğun) yerelde gücünü koruması açısından kıymetli. İlkinde para ve fikirler, düşük kaliteli ve iyi hazırlanılmamış etkinliklerle de olsa akademik bir kisve ile dolaşıma sürülüyor ya da zaten akademik olmayana bir saygınlık kazandırılıyor. Yerel ekonomiye can katması umulan, öyle olmasa dahi prestij bakımından kritik bulunan etkinliklerde gelir akımları yaratılıyor ve paylaşılıyor. Burada dolaşan fikirlerin her zaman merkezden yönlendirilmiş olması gerekmiyor. Hatta aksine son derece marjinal fikirlerin kendilerine yeniden hayat bularak sonra ana akımlaşmalarının yolu döşeniyor. İkinci sirkülasyonda ise makamlar ve ağlar arasında insanlar dolaşıyor. Böylelikle dar kaynak havuzunun devridaimi sağlanıyor, başarı, girişimcilik ve yeni bedenlerde küçük Başkanlar yaratılması ile ölçülürken içeride performans denetimi ve disiplin tesisi kolaylaşıyor.

Eksiklerimiz

Bu dolaşımı ve yayılımı gözlemleyen eleştirel akademisyenler, direngen sendikalılar ve bilinçli öğrenciler taşra dişlilerine kapılmazlarsa ilginç bir deneyim sonucunda büyük bir farkındalıkla donanabilirler. Ancak aynı zamanda söz söyleme kapasiteleri son derece sınırlı oluyor ve merkezde dönen kavganın figüranları olmaya zorlanıyorlar.

Taşra üniversitesinin akademisyeni (hatırı sayılır bir kesimi) “seçkin yalnızlık” ya da “ersatz yuppie”likle ilgisi bulunmayan muhafazakar seçkinlerden ve adaylarından oluşuyor. Türkiye üniversitelerinde bazen katılımcı gözlemci, bazen eylemci olarak geçirdiğim yirmi yıllık süre zarfında taşra üniversitelerinin kadro politikalarının ve yetersizliklerinin tartışıldığını ya da taşra zihniyeti olarak fetişleştirilmiş dönüşümün kişisel deneyimler üzerinden irdelendiğini gördüm, ancak bir muhafazakar seçkin fidanlığı olarak (seçkinleri yetiştiren değil, pişiren anlamında) bu kurumların araştırma konusu edinildiğini, üniversite seçkinlerinin yerelde sermaye birikimiyle bağlarının akışkanlığının incelendiğini pek görmedim.

Araştırma konusu bakımından daha zor bir alan olan taşra üniversitesindeki kaynak dağıtım ağlarının gazetecilik ve sendikacılık üzerinden masaya yatırıldığına da şahit olmadım. Bu kısımlar büyük eksikliklerimiz olarak duruyor.

Ancak tam da bu eksik bıraktığımız noktalar, üniversite sınavlarında barajın kaldırılmasında olduğu üzere taşranın etkisinin olduğundan daha azmışçasına görülmesine yol açıyor. En başa dönersem, ancak ipuçlarını verebildiğim para-fikir dolaşımı ile seçkin dolaşımı nitelikleri şu bakımlardan önem taşıyor: bazı taşra üniversitelerinin bölümlerinin kapatılması, bazı ihdas edilmiş kadroların ortadan kaldırılması ihtimali ete kemiğe büründüğünde yerelde kaynak yaratma ve dağıtma ağının parçası olanlar kendi konumlarını korumak için harekete geçiyorlar. Bu konumu korumak esasında akıllarında ve gönüllerinde en az yer tutan öğrencilerin üniversiteye ve bölümlerine yönelik taleplerinin sürmesinden geçiyor. Üniversitelerin diğer her türlü performans alanında makyaj hilelerine başvurmaları mümkün, ancak öğrenci ve mezun sayılarının üzerini örtme ve değiştirmeye gidemiyorlar.

Dolayısıyla esas hamle, çoğu merkezdeki taşra niteliği taşıyan vakıf üniversitelerinden gelmiş de olsa, yerel ağların bu bakımdan YÖK kararına etkide bulunmadıklarını düşünmemiz uygun değil. Zaten bahsettiğim eksikliğin uzandığı noktalardan birisi de küçümsenen ve görmezden gelinen taşra dili ve yaklaşımın aslında AKP-MHP bloku temsilcilerinin söylem ve perspektifini biçimlendirmeye devam ediyor olması.

Taşradaki ev sahiplerinin paragözlüğü ya da taşra akademisyeninin (merkezi çoktan kendisine yakınlaştırdığı) zihniyeti/çürümüşlüğü resmin birer parçası ancak üniversitenin ekonomi politiği açısından ikincil önem taşıyorlar. Yerelde küçük sanayiciyle, eşrafla, hizmet sağlayıcıyla üniversite yöneticilerinin ilişkisini, bunlarla kotarılan projeler ve işbirliklerini, aynı zamanda taşradaki insan dolaşımını incelemeden taşra üniversitesi tam anlaşılamıyor. Bu anlaşılamadığında Türkiye siyasetindeki ana söylem yayılımı ve destek devşirme/tutunma mekanizmalarından birisi karanlıkta kalıyor.

Söz konusu mekanizmalara ilişkin zaman zaman buradan kalem oynatacağım.


Fotoğraf: Jan Bommes, Abandoned University Institute for Anatomy (3) (CC BY 2.0)


Siyaset Bilimci, araştırmacı ve çevirmen. Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. 2013 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin Genç Sosyal Bilimci ödülüne ve Behice Boran Özel Ödülü’ne layık görüldü. York Üniversitesi'nde araştırmalarını sürdürüyor.

Bu içeriği paylaş: