2022 Gezi Parkı davasının örneklendirdiği ve tamamen bir iktidar pratiği olan bu tarz davalara “gösteri davası” ya da Christenson’un (1983) adlandırmasıyla “partizan dava” denmektedir. Gösteri davalarının en belirgin özelliği, hükmün önceden ve mahkeme salonu dışında verilmiş olmasıdır.


AYŞEGÜL K. KAYNAR

25 Nisan 2022’de bir kişinin müebbet, yedi kişinin ise 18 yıl hapis cezasına çarptırıldığı Gezi Parkı Davası “siyasi dava” olarak nitelendiriliyor. Ancak bu yargılamada ortaya çıkan siyaset ve hukuk ilişkisi Gezi Parkı Davası’nı özel olarak “gösteri davası” (show trial) yapmaktadır.

Siyasi davalar iktidar ilişkilerini hem yansıtır hem de yeniden belirler. Örneklerini tarih içinde ve dünya üzerinde (ör. Sokrates’in, Kral I. Charles’ın ya da Saddam Hüseyin’in yargılanmaları) çok geniş bir alanda görebildiğimiz siyasi davaların en bilinen türü, siyasi muhalefetin yargılandığı davalardır. Konuyla ilgili en tanınan isim olan Kirchheimer (1961) siyasi davaları iktidarı elinde tutanların konumunu güçlendirmek ve muhalefeti zayıflatmak için az sayıdaki muhalif liderin veya kitlelerin eylemlerinin kovuşturmaya uğraması olarak tanımlıyor. Siyasi muhalefetin ekseriyetle ceza mahkemelerinde yargılanmasının arkasındaki siyasi amaç çeşitlilik gösterir. Bu amaç kimi aktörleri siyaset sahnesinden silmek; muhalif faaliyetleri ortadan kaldırmak, bastırmak veya en azından bu faaliyetlere gölge düşürüp adını lekelemek olabileceği gibi hayali ya da gerçek bir düşmanla mücadeleyi dramatize edip halk desteği kazanmak ve seçmen tabanını harekete geçirmek de olabilir. Muhalefet yargılanırken olası gerçek cürümlerin yanı sıra anayasanın izin verdiği protesto ve yürüyüş gibi barışçıl eylemler de örgütlü suç kapsamına alınır ve vatana ihanet, casusluk ya da terörizm olarak yaftalanır. Bir diğer örnekte ise siyasi muhalefet cinayet, soygun, şantaj ya da fuhuş gibi yüz kızartıcı adi suçlarla ilişkilendirilir ve siyasi olmayan suçlardan yargılanmaları bir aşağılama kampanyasına dönüştürülür (Friedman 1970).

Sıklıkla, iktidarın yargıyı araçsallaştırmasının bir semptomu olarak açıklanan siyasi davalarda “araçsallaştırma” teriminden dolayı mahkemeler, iktidarın doğrudan ulaştığı ve kullandığı; adeta elinde sopa gibi tuttuğu bir durum olarak resmedilir. Hâlbuki siyasi davalar hukuk ve siyasetin; iktidar ve normun; yargı ve yürütmenin iç içe geçmesinin inceliklerini gösterirler. Bu incelikler siyasi davaları eş zamanlı olarak hem yargısal hem de siyasi bir pratik yapar. Bu nedenle araçsallaştırma teriminin yerine geçmesi gereken dolayımdır: Siyasi iktidar hukukun yargısal uygulanışı dolayımıyla siyasi muhalefeti bastırmaktadır. Bu dolayımda siyasi iktidar hukuk alanına nüfuz ediyor olduğu için, içine nüfuz ettiği bu alan tarafından içerilecek, onun tarafından belirlenecek ve en nihayetinde onun diliyle ve onun ağzından konuşacak; böylece siyasi çıkarlar hâkimin duruşma salonunda okuduğu mahkeme kararına dönüşe(bile)cektir.

Christenson’ın (1989) belirttiği üzere siyasi davaların iki gündemi vardır; eş zamanlı olarak göndermede bulundukları ve gerçekleştirmeye çalıştıkları biri hukuki diğeri siyasi gündem. Ancak asıl önemli olan, polis soruşturması ile başlayan ve hâkimin kararı okuması ile sonlanan dava sürecinin, siyasi gündemi hukuki gündem içinde eritmiş; siyasi gündemi hukuki gündem olarak ifade etmiş olmasıdır. Eğer siyasi gündem hukuki gündeme tabi kılınmaz ve siyasi çıkar hukuk tarafından içerilmezse, anayasal devletin kurallarınca dava otorite sahibi olamaz.

Demokratik rejimlerde ve anayasal devletlerde muhalefet etmek suç olmadığı için, siyasi muhalefetin eylemlerini bir suç kılığına büründürmek oldukça büyük bir hukuki çaba gerektirir. Bu çabada hali hazırda yürürlükte olan ceza yasaları tarafından suç sayılan eylemlere uydurulabilecek bir eylem; bu uydurmayı makul gösterecek kanıtlar ve şahitler; davanın usulünce var olması için bir savcılık iddianamesi; avukatlar ve sanık savunmaları gereklidir. Buradaki eylem, teşebbüs ya da eyleme hiç dönüşmemiş niyet düzeyindedir; kanıtlar polis tarafından üretilmiş, çarptırılmış, hukuksuz elde edilmiştir; şahitler yalancı şahittir; iddianame polis fezlekesinden devşirilmiştir; sanığın avukatıyla görüşmesi sınırlandırılmıştır. Kısaca, hak ihlalleri sistematiktir. Siyasi davaları bir baskı ve şiddet unsuru yapan da budur. Yoksa her siyasi dava mahkûmiyetle sonuçlanmaz. Pereira (2005), Brezilya’da askeri rejim döneminde (1964-85) siyasi muhalefetin yargılandığı davaların en göze çarpan özelliğinin beraat oranlarının yüksekliği olduğunu söylüyor. Yargılananların neredeyse yarısının beraat ettiği davalarda cezalandırmadan ziyade “sessiz çoğunluğu” kazanmak,  halkı korkutmak, benzer niyetleri taşıyanlara gözdağı vermek ve susturmak amacı güdülmüştür. Kitlelerin yargılandığı davalarda sıklıkla durum budur.

Öte yandan muhalefeti bastırma aracı olarak ceza yargılamasının kullanılması kolay değildir. Aslına bakılacak olursa, siyasi davaların ortaya çıkışı her hükümete nasip olmayan bir imkândır; zira hem yargı eliti ve yürütme arasında işbirliğini hem de soruşturma aşamasından temyize kadar yargı hiyerarşisi içinde sıkı bir koordinasyonu gerektirir. Bu uzun süreçte yargısal kazalar (ör. istenen siyasi amaca aykırı yargı kararları verilmesi) meydana gelebileceği gibi dava süreci boyunca yargı-yürütme işbirliği bozulabilir ya da siyasi motivasyon azalabilir, değişebilir.

2013 yılında gerçekleşen Gezi Parkı protestolarına dair 2015’de karara bağlanan Gezi Parkı Davası, tipik bir siyasi dava örneğiydi. 255 kişinin yargılandığı toplu davada 244 kişiye kısa süreli hapis cezaları verilirken; göstericiler “camiyi kirlettikleri” ön plana çıkarılarak kamuoyu karşısında utandırılmak ve aşağılanmak istenmişti. “Örgüt kurmak ve yönetmek” suçlamasından yargılanan 26 kişinin eylemleri ise “terörizm” olarak yaftalanmasına karşın mahkeme beraat ile sonuçlanmıştı.

Benzer tespitler 2022 Gezi Parkı Davası için de yapılabilir elbette. Ancak bu tespitler gerçeği tam yansıtmayacak, eksik kalacaktır. 2022 Gezi Parkı Davası’nda hukuki gündem yok denecek kadar zayıftır. Polis somut delil üretmeye ya da yalancı şahitleri konuşturmaya; savcılık ise dinleme kararı çıkarmaya dahi girişmemiştir. Mükerrer yargılama yapılarak; Aralık 2019 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı yok sayılarak; Şubat 2020 tarihli beraat kararı yargısal bir kumpasla hükümsüzleştirilerek ve de yargılama partizan bir hakime verilerek yasallığın gerektirdiği en asli kriterler ihlal edilmiştir. Bu sebeple siyasi davalarda görülen siyasi gündem ve hukuki gündem arasındaki ilişki 2022 Gezi Parkı Davası’nda ters dönmüştür. Hukuki gündem siyasi gündeme tabi kılınmış; siyasi gündem içinde erimiş, yok olmuştur. Shklar (1964) bu tarz davaların hukuk ile bağını tamamen kopardığını ve bu nedenle artık yargısal bir pratik olarak görülemeyeceklerini söylüyor.

İşte 2022 Gezi Parkı davasının örneklendirdiği ve tamamen bir iktidar pratiği olan bu tarz davalara “gösteri davası” ya da Christenson’un (1983) adlandırmasıyla “partizan dava” denmektedir. Gösteri davalarının en belirgin özelliği, hükmün önceden ve mahkeme salonu dışında verilmiş olmasıdır. 1936-1938 arasında Stalin tarafından başlatılan ve gösteri davalarının en çarpıcı örneklerinden olan Moskova yargılamalarını inceleyen Hodos (1987), dava hükümlerinin iç işleri bakanınca verildiğini; ayrıca önce sanıkların belirlendiğini, sonra onlara uygun bir hukuki senaryo yazıldığını belirtiyor. Bütün bir yargılama sürecini anlamsızlaştıran ve kaynak israfına dönüştüren bu durum, gösteri davalarının anlamını da “göstermelik davaya” yaklaştırır.

Gösteri davalarında yargı makinasının dişlileri bir kez çalışmaya başladığında sanıklar için yapacak pek bir şey yokmuş gibi görünür. Ancak meşruiyet, iktidarın bu güç gösterisinin yumuşak karnıdır ve sanıklar bu meşruiyetin sorgulanmasında rol oynarlar. Gösteri davalarında sanıkların itirafı bu bağlamda önemli bir işleve sahiptir. Gösteri davaları, kendilerini bir “dava” yapacak hukuki zeminden; sanığı da bir terörist, bir casus, bir vatan haini olarak gösterecek somut kanıttan yoksundur. Bu nedenle kendilerini siyasi iktidarın salt bir hınç, intikam ve saldırı pratiği olmaktan kurtarıp, haklı ve zaruri bir yargılama eylemi olarak göstermek için sanığın itirafına başvururlar. İtiraf, gösteri davalarında delil yerine geçer. Tercihen, açık ve alenen suçun kabulü beklenir; ancak Moskova yargılamaları örneğinde olduğu gibi ekseriyeti işkence altında alınan gizli itiraflarda da hiçbir sakınca görülmez. 2022 Gezi Parkı Davası’nda ise hiç itiraf yoktur. Bırakınız itirafı, mahkeme kararı okunduktan sonra dahi sanıklar direnç gösterirler; hükmü, bu hükmü veren mahkemeyi ve suçlamaları açık ve alenen çürütür; red ve inkâr ederler. Mahkeme salonunda hâkimin sesini bastıran bu dinmeyen itiraz, davanın kendisini de sorgulamaya açar.

Son olarak, 2022 Gezi Parkı yargılamasının adaletle ilişkisine kısaca değinmek gerekiyor. Siyasi davalarda (her biri ayrı ayrı incelenerek) adil yargılama yapılmadığı, adaletin eksik tecelli ettiği ya da bu davaların tamamen adaletsiz olduğu söylenebilir. Aslında siyasi davaların varlığı bir adaletsizliktir. Başka bir değişle, siyasi davaların ilişkide oldukları kavram adalet değil, adaletsizliktir. Mahkemeler, siyasi muhalefeti yargılarken adaleti sağlamaya teşebbüs etmez ve adaletsizliğe göz yumarlar. 2022 Gezi Parkı Davası’nda ise yargılama ve adaletsizlik arasındaki ilişki radikalleşmiştir. Zira bu dava, adaletsizliğin gerçekleşmesi için bilinçli ve sulh ceza mahkemesinden istinaf mahkemesine; Anayasa Mahkemesi’nden Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na kadar organize bir girişimdir. Bu durum için “adaletin ihlali” değil, ancak ve ancak adalete bir saldırı denebilir. Radbruch olsaydı 2022 Gezi Parkı Davası’na bakıp “adalete teşebbüs bile edilmeyip, ortaya çıkması esnasında adaletin bilinçli olarak reddedildiği bir mahkeme kararı otorite sahibi olamaz” derdi.

 

Referanslar

Christenson, Ronald (1989) Political Trials: Gordian Knots in the Law, Transaction Books. 

Friedman, Leon (1970) ‘Political Power and Legal Legitimacy: A Short History of Political Trials’, The Antioch Review 30, pp.157-170. 

Hodos, George G. (1987) Show Trials: Stalinist Purges in Eastern Europe, 1948-1954, Praeger Publishers

Kirchheimer, Otto (1961) Political Justice: The Use of Legal Procedures for Political Ends, Princeton, New Jersey, Princeton University Press.

Pereira, Anthony W. (2005) Political (In)Justice: Authoritarianism and the Rule of Law in Brazil, Chile, and Argentina, Pittsburgh, University of Pittsburgh Press.

Shklar, Judith N. (1964) Legalism: Law, Morals, and Political Trials, Massachusetts, Harvard University Press.


Görsel: Honore Daumier, “Üç Yargıç”, 1858-1860


 

Ayşegül K. Kaynar

Siyaset bilimi doktorudur. Çağdaş Türkiye siyaseti, hukuk devleti ve asker-sivil ilişkileri üzerine yayınları bulunmaktadır. Çalışmalarına Humboldt Universität zu Berlin’de devam etmektedir.

Bu içeriği paylaş: